YENİ Parti ne kadar yeni…
Benim babam, dedesi ve büyük dedesi gibi subay idi. Ancak onlar gibi saraylı değildi. Dedeleri Hüseyin ve Sabri paşalar, saraya mensup görevlerde idiler; padişahlarla (özellikle Abdülaziz ile) kişisel dostlukları da vardı.
Dedem Halit Efendi (1881 doğumlu, 1934’te Aruoba), ise bir saraylı çocuğu olarak, 1795’te III. Selim döneminde topçu ve istihkâm subayı yetiştirmek üzere açılmış olan Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn (bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi-İTÜ) mezunu bir Osmanlı topçu subayı olarak Çanakkale’de çarpışmıştı. Daha sonra 1920’lerde (muhtemelen Mareşal Fevzi Çakmak’ın maiyetiyle) Ankara’ya gelmiş, Atatürk’ün maiyetinde Millî Mücadele’ye katılmış ve T.C. subayı olmuştu. Babam da doğumu (1915) Osmanlı dönemine denk gelmiş, ancak Harp Okulu’nun Ankara’ya getirilmesiyle birlikte 1936/37’de mezun olmuş bir T.C. subayı idi. Bizim ailemizin kurulduğu günden itibaren birer Osmanlı tebaası olan tüm büyüklerimiz, bizleri Atatürkçü düşünce ve kurallara uygun yetiştirdiler.
Dedem çok okuyan bir kimse idi. Din devletleri, papaz Martin Luther ile bitmeye başladı. İlk yıkanlar kârlı çıktı. Bizimki sonuncusu idi; eskide ısrar etmek bize fayda sağlamadı, derdi…
Babam çok ciddi ve neredeyse hepsi doğru çıkan nasihatler verirken oğullarına, “Her ne iş yapacaksanız düzgün yapın, sakın devlete rüşvet vermeyin ve politikadan uzak durun.” dedi.
Birisi hariç, hepsi doğru çıktı… Zannederim 1950’li yıllardı. Demokrat Parti, Müslüman oluşumuzu da kullanarak ezici üstünlükle seçimleri kazanmıştı. Bunun paralelinde artık ABD, hayatımızın her dalına girmekte idi. Radyolarda Celal İnce, “Amerika, Amerika, Türkler dünya durdukça seninledir.” şarkısını söylüyor, etraf ikinci el Chevrolet’ler, Cadillac’lar, Ford’larla doluyordu. “Kot pantolon” bile vardı… Bir tanıdık, “Yahu, Doc aldık; Dodge çıktı\!” diye hayıflanıyordu.
Arapça ezan, devlet kararıyla geri gelmişti. Birkaç ince itiraz çıktı. CHP Trabzon milletvekili, “CHP millî politikayı takip etmiştir. Bu politika icabı olarak ezan meselesi de bir din meselesi olarak değil, bir dil meselesi ve millî şuur meselesi telakki edilmiştir. Mümkün olan her yerde Türkçenin kullanılması gerekir. Türk vatanında ibadete çağırmanın da öz dilimizle olmasını bu bakımdan daima tercih ettik.” demiş, ancak CHP Mecliste lehte oy kullanmıştı.
Matbuatta ise çok zayıf itirazlar oldu; sebep, 1950 seçimlerinin sonucuydu. DP’nin aldığı büyük başarının farkına varılmıştı. Ahmet Emin Yalman (Vatan gazetesi), köşesinde bunun gerici odaklara yarayacağını söylemişti. Bu kadarı bile Yalman’a yönelik bir tepki doğurdu; suikast bile planlandı.
Oysa usulüne uygun, iyi bir Müslüman olan Atatürk’ün ne demek istediğini anlayanlar, bütün bu reformlarla 600 yıl “ümmet” olarak yaşamış bir halkın birkaç yılda “millet” hâline getirilemeyeceğinin bilincinde idiler. İşin kolayına kaçmamak, Anayasa ve kurallarına uyarak siyaset yapmak gerekirdi.
İşte babam, bu atmosfer içinde “Siyasete girmeyin.” telkininde bulunurken bütün bu atmosferin, dünya hâkimiyeti kurmaya gayret eden 20. asrın son güçlü ülkesi İngiltere’nin, 21. asırda bayrağı ABD’ye devrettiğini kendi ülkesinde bizzat yaşamıştı…
Bugün babamın yanlış yaptığını anlıyorum. Biz, Atatürk’ün tarifine uygun Türklerdik… Etnik olarak Çerkes ve Boşnak’tık; ancak millî olarak Türk’tük. Osmanlı bitmişti. Osmanlı’yı yeniden diriltmek ancak “din kardeşliği” üzerinden olabilirdi. Osmanlılar, Oğuz Türklerinin Kayı boyundan idiler. Ancak zaman içinde artık kendilerine Türk yerine Memâlik-i Mahrûse (Korunmuş Memleketler) ve Devlet-i Âli (Yüce Devlet) dediler. Ancak tüm dünya Anadolu halkına “Türk” demeye devam etti. Hatta saray, Anadolu halkının tümüne Türk diyordu…
Anadolu halkı, “Memleket nire?” sorusuna hiçbir zaman “Osmanlı” ya da “Türk” diye cevap vermedi; onlara göre memleket, mesela Sivas ya da Diyarbekir olabilirdi. Pomak, Pomak’tı; Kürt, Kürt’tü. Ancak “memleket Adapazarı” idi… Zaman içinde ortadan kalkan Türk sözcüğü, Atatürk ile geri geldi…
Kendimi bildiğim günden beri babamın tavsiyesini düşünürüm. Son 20 yıl hariç, tavsiyelerine uygun yaşadım. Ancak özellikle AKP hükümetlerinin getirdiği yönetim beceriksizlikleri karşısında babamın hata ettiğini daha çok düşünür oldum…
AKP’liler kusura bakmasın, onları şahsiyetleriyle tenkit etmiyorum. Hepsi muhakkak düzgün kişiler. Ancak son 25 yıla bakınca hiçbir dalda bir başarı göremiyorum. Ancak 90’ına merdiven dayamış, okumuş, birkaç lisan konuşan, dünyayı bilen bir Türk vatandaşı olarak maddi ve manevi değerlerimizin erozyona uğradığını net olarak görüyorum.
Sıkıntımız 75 yıldır aynı: Hiçbir partide iyi yetişmiş, düzgün, gerisinde herhangi bir başarı hikâyesi olan siyasetçimiz yok.
Sebep, böyle insanların var olmaması değil; iyi yetişmiş, devlet adamlığı yapabilecek insanlarımızın siyasete bulaşmaması…
Ancak o zaman tenkit etme hürriyetini kaybediyorsunuz.
Bugüne kadar CHP’nin “sosyal devlet” pratiklerini anlatamadığı meydandaydı. Son günlerde olanlara bakınca, “İstemedikleri” de düşünülebilir.
Şahsiyeti sonradan ortaya çıkan, hayatında şahsi veya kurumsal hiçbir başarısı olmayan Kılıçdaroğlu’nu CHP delegeleri istemedi. (Geç bile kaldılar.)
Özgür Özel, (4,2 milyon seçmene eğer cep telefonu dağıtmadıysa!) büyük başarı göstererek genel başkan seçildi, ülke genelinde oy oranını %9,24 artırdı, toplamda %37,81 oy aldı ve 1977 Türkiye yerel seçimlerinden sonra ilk kez birinci parti oldu.
Yani AKP ile başa çıkabilecek bir siyasetçi olduğu meydana çıktı. Ben de bu yaşımda gidip “YENİ PARTİ”ye üye oldum.
Sebep, YENİ PARTİ’nin söyledikleri değil… AKP’nin uyguladığı bilim ve mantık dışı uygulamalarla başa çıkabilecek yegâne parti olmaları…
Sakın bu yaştan sonra milletvekili olma gibi bir hayalim var sanmayın. Benim hayalim, Atatürk’ten bu yana hiçbir şahsın veya partinin uygulamadığı, Özgür Özel’in Manisa konuşmasında en dikkat çeken şu bölümde dile getirdiği düşüncenin hayata geçirilmesi:
“YENİ PARTİ üyelerinin katkılarının, yetkinliklerinin, yeteneklerinin partiye akıtılacağı, buluşturulacağı bir süreci hep beraber başlatacağız.” dediği bölüm
Bu defa dışarıdan değil, içeriden bakıyorum…
Bakalım ne kadar uygulanabilecek…