Geçen cumartesi günü gazeteciler sokağa çıktı… İstanbul’da, Ankara’da İzmir’de…Ve diğer illerde… Gazetecilerin tutuklanmasına ve basın kuruluşlarına hükümet tarafından el konulmasına tepki gösterdiler… “Özgür basın susturulamaz” sloganları attılar… Anayasa çerçevesindeki “Basın hürdür sansür edilemez” ilkesini hükümete hatırlatmaya çalıştılar…Bu protesto gösterilerinin İzmir ayağında ben de oldum… Ben de meslektaşlarımla yürüdüm…Yerden göğe kadar haklı bir tepkiydi bu çünkü…Demokratik bir hukuk devletinde, basına yönelik “baskı ve sansür” anlayışına sessiz kalmak mümkün değil…
Düşündüm;
Bir memlekette gerçeğin ne olduğunu devlet söylemeye başladı mı, insanın aklına ister istemez “Devlet gerçeğin sahibi midir, yoksa gerçeğin de devletten bağımsız bir yanı var mıdır?” sorusu gelir. Çünkü mesele aslında “yanlış bilgiyle mücadele” meselesinden çok daha büyüktür. Mesele, gerçeğin kim tarafından tayin edileceği meselesidir.
Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesi, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçunu düzenliyor. Maddeye göre kişinin cezalandırılabilmesi için yalnızca yanlış bir bilgi yayması yetmiyor. Bilginin ülkenin iç veya dış güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığıyla ilgili olması; kişinin bunu “sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle” yayması ve yaymanın kamu barışını bozmaya elverişli bulunması gerekiyor. Cezası da bir yıldan üç yıla kadar hapis. TCK 218 ise, basın ve yayın yoluyla işlenen suçlarda ceza artırımını düzenlerken, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacı taşıyan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağını söylüyor
Bakın ! Hiçbir gazeteci; durup dururken toplumu paniğe sürükleyen yalanların savunuculuğunu yapmaz, yapamaz. Gazeteci gerçeğin peşinde koşar, koşmalıdır. Çünkü gazeteci, yasaları ve sorumluluğunu bilir, bilmelidir de…
Fakat hukukta bazen asıl mesele, kanunun ne söylediğinden çok, kanunu kimin nasıl yorumladığıdır. İşte gazetecinin korkulu rüyası da burada başlar. Çünkü gazeteci çoğu zaman devletin bildiğini değil, devletin henüz açıklamadığını araştırır. Gazetecilik zaten biraz da bundan ibarettir. Eğer devlet bütün gerçekleri önceden açıklasaydı gazetecilik mesleğinin yarısı basın bülteni okumaktan ibaret kalırdı.
Varsayalım ki; bir gazeteci herhangi bir kamu kurumunda ciddi bir usulsüzlük iddiasını belgeleriyle haberleştirdi… Kurum; hemen açıklama yapar: “İddialar gerçeği yansıtmamaktadır.” Bir başka gazeteci; herhangi bir bakanlığın açıkladığı rakamlarla başka bir kurumunun aynı konudaki rakamlarının birbirini tutmadığını fark eder ve konuyu haberleştirir. Veriler çelişince birileri çıkıp der ki: “Bu haber halkta güvensizlik yaratıyor.” Savcılık derhal devreye girer. “Toplumda endişe ve korku yaratabilecek nitelikte yanıltıcı bilgi yayıldığı” iddiasıyla soruşturma açar. Ve bir bakmışınız ki o haberi yayınlayan gazeteci tutuklanır ya da ayağına elektronik pranga vurulup ev hapsine gönderilir.
Peki, ama kim yalan söylüyor? Gazeteci mi yalan söylüyor, yoksa kamu kurumu mu gerçeği saklıyor? Haber verme sınırını kim belirleyecek? Hangi olay “haber”? Hangi cümle “yorum”? Hangi yorum “yanlış bilgi”? Hangi yanlışlık “gazetecilik hatası”? Hangi hata “suç”? Bunu kim belirleyecek? İşte hukukun bütün ağırlığı bu sorunun üzerine oturuyor. Çünkü “yanlış bilgi” ile “iktidarın yanlış bulduğu bilgi” aynı şey değildir. Aradaki fark, demokrasi ile otoriterlik arasındaki fark kadar büyüktür.
İşte “Hukuk devleti” tam da burada başlar.
Gazetecinin söylediği söz hoşunuza gitmeyebilir. Yanlış da olabilir. Hatta ağır biçimde yanlış olabilir. Fakat ilk soru: “Bunu neden söyledi?” olmamalıdır. İlk soru: “Bunun yanlış olduğunu hangi somut delille gösteriyoruz?” olmalıdır. Çünkü bir ülkede gazetecinin doğruyu söyleyip söylemediğinden önce, doğrunun kim tarafından belirlendiği tartışılmaya başlanmışsa, mesele artık tek bir gazetecinin başına gelen değildir. Mesele rejimin hafızasıdır. Mesele hukukun sınırıdır. Mesele, basın özgürlüğüdür. Mesele yurttaşın haber alma hakkıdır.