Ezelden beridir köpeklerle olduğu kadar karıncalarla da yıldızım her zaman barışmıştır. Doğada en çalışkan arkadaşlardan biri olarak görürüm kendilerini.

Bazı yıllar şaşırıp da güzel, büyük, zengin gösteren birkaç evde yaşamış olsam da genellikle salaş, eski ve mahalle evlerini tercih ederim. Ve tabii ki bu evler de üç aşağı benim gibi olur… Biraz yıkık dökük, yaralanmış, biraz serseri, hasarlı, iki yakası pek bir araya gelmez evlerdir bunlar. Ve de mebzul sayıda tuhaf hayvan dadanır eve tez zamanda.

Geçenlerde böyle bir ev kiraladım. 4. kat ve asansör yok. Bu katlara kadar sevmem asansörleri. Osman Müftüoğlu hoca gibi düşünür, yürürüm o katları. Sağlık için iyi diyor hoca. Ondan iyi bilecek değilim sonuçta.

Neyse, evde elektrik tesisatı adam edilirken, usta bir karınca yuvasını keşfettiğini söyledi. Baktım. Küçük karıncalar. Arşınlamadık boylarını ancak iki ya da üç milimetre gibi diyelim.

“Abi istersen kapatırım bu deliği bir daha sittin sene gelemezler,” dedi.

“Yok, bırak kalsın,” dedim, “onlar bu doğanın en zararsız hayvanlarıdır. Sevimli ve küçükler. Çalışkanlar. Bana da sanırım zararları olmaz. En önemlisi de katliam yapmayalım usta…”

Usta işini bitirdi ve gitti.

Akşama doğru evde ciddi bir karınca kolonisi vardı artık. Öncelikle yemek masasında, sonra çalışma masamda, bilgisayarda, yerlerde duvarlarda, her yeri işgal etmiş keratalar. Ancak en çok ilgilendikleri şey elbette ki nevale… İlk hedef orası! Eskiden olsa rakıya da ortak olurlardı muhtemelen, şeker var ya! Ancak artık o müskiratı def ettiğim için haneden, eksik kalıyorlar!

Masaya geldiklerinde pek eğleniyoruz. Beni hiç takmıyorlar ama. Yemek tabağı ve kaşık çatal, bıçak hariç her yere burunlarını sokuyorlar. Şekerli ve tatlı gıdaları çok sever karıncalar. Ancak bu fakir sevmez ikisini de. Ancak karıncalar için azıcık da olsa bulundururum masada. Sonuçta yiyecekleri bütün nevale, en gazla 20 gram gelir. Olsun efendim. Trabzon ekmeğini de seviyor bu ufaklıklar. Neden bilmiyorum. Ondan da biraz bulunduruyorum. Ufacık kırıntılara bizim oralarda “surmul” deriz. Nece bilmiyorum… Küçük surmullar ekiyorum masaya. Surmullara bayılıyorlar. Ben yemeği kemali afiyetle mideye indirip kalkıyorum, ancak bu ufaklıklar karın doyurma faaliyetine tam gaz devam ediyorlar bir süre. Allah insanı açlıkla terbiye etmesin deyu, bir süre elimde çay bardağıyla volta atıyorum salonda. Bir yandan da göz ucuyla izliyorum ufaklıkları.

Sonunda şöleni bitiriyor küçük dostlarım. Bir tek surmul ve diğer nevale bırakmıyorlar. Çevreyi temizliyor ve kayıplara karışıyorlar ardından. Tertemiz ortalık…

“İşte bu,” diye söyleniyorum, “insana ne kadar da benzemiyorlar! Yediği kaba etme konusunda insanın eline kimseler su dökemez de! Sahillerimize bir bakınız bu sıralar, efendim nitekim… Ve de yaşasın temiz, akıllı ve bu fakirin dostu karıncalar…”