20. yüzyılın ilk yarısında Yahudi asıllı Amerikalı gangster Benjamin Siegel (nam-ı diğer Bugsy) sert, acımasız, karizmatik, korkulan bir tetikçidir. New York’un Brooklyn ve Aşağı Doğu Yakası kökenlidir. Sokak ruhu ve şiddet kültürünü buralarda öğrenmiştir. Ve bu namlı katil, adına Las Vegas denilen ocak söndüren kumar cennetinin fikir babası ve yaratıcısı aynı zamanda. İçinden çıktığı “aile ocağı” mafyayı bile tokatlamış ve mafyanın asla affetmeyeceği ölümsüz bir günah işlemiş oldu. Bileti kesildi ve infaz edildi…

Siegel hakkında çok sayıdaki belgeselin birinde ilginç bir bölüm vardı. Her ne kadar suç, şiddet kültürü, isyan, sokak sertliğinin ana yurdu olarak bu iki ilçe bilinse de ün daha çok Bronx’a yakıştırıldı…

Şöyle diyordu anlatıcı:

“Bugsy yoksul ve sokakları şiddet dolu Bronx’tan çıksa da Bronx onun içinden hiç çıkmadı! O hep vahşi, sert, acımasız, doyumsuz, isyankar bir tip olarak aldı. Yani yoksulluğun dibindeyken de, çok büyük paralar kazandığında da neredeyse aynı Bugsy idi o…”

Belgesel bitti ve kalkıp sert bir kahve yaptım. Fincanı elime alıp salonu, odaları, balkonu dolaştım birkaç kez. Sanırım derin bir soluklanmaya ihtiyacım vardı. Klimanın karşısındaki koltuğa gömüldüm sonra…

Gözlerimi kapattığımda; doğduğum ve ilk gençliğimi geçirdiğim yer, ailem, çevrem, yaptıklarım, yapmadıklarım ve hemen hemen her şey bir film şeridi gibi gelip geçti. Şimdimi bile neredeyse belirleyen, uykularıma ambargo koyan, onu berrak bir zihinle ince analize tabi tutabilmek için 40 yıl boyunca gömüldüğüm içkinin bile poposuna tekmeyi basmayı göze aldığım geçmiş… Ne kadarını yolda bırakmayı başarmıştım? Ne kadarı hala benimleydi? Ne kadarı ile bu dünyadan birlikte gidecektim? Geçmişin verdiği dersler, açtığı yaralar, hesaplaşılmamış acılar, korkular, eski deneyimler, hazlar, sevinçler, hatalar, günahlar, iyilikler ve zamanın bile asla silemediği izler… Ne garip, bugünümüzü oluşturan temel taşların ana vatanı geçmişimizdir!

Sonra kimisi hala hayatta olan, kimisi ise bu dünyayı beğenmeyip acılar ve çile içinde sessizce çekip giden yoldaşların hayatlarına odaklanıyorum bir süre… “Aynı yolun yolcusuyuz ey fani,” diye mırıldanıyor ve devam ediyorum:

“Bu memlekette ne kadar da az insan çocukluk ve ilk gençliğinin o güvenli sığınağına çekilmek istiyor sıkıştığında. Oysa benim gibi insanlar kaçıp kurtulmak istedi o yaralı çocukluk ve ilk gençlikten. Ve dünyayı kurtarmaya kalktık. Ve çok sonraları anladık ki, ne dünyayı ne de kendimizi kurtarabildik. Sadece Yahudi gangsterin başına bela olmadı Bronx yani... O ne kadar uğraşsak da kaçamadığımız bizim içimizdeki Bronx da böyle bir şeydi işte…”

Ne zaman çocuklaşmaya kalksam, o “ana vatan”da buluyorum kendimi hala... Ve oradan buraya, arada bir bakmadan edemiyorum. Ve içimden sesleniyorum:

Hey ihtiyar, nasıl gidiyor hayat!