Bir zamanların görkemli şehri Basra'da aç bir derviş, kapı kapı dolaşıp ahaliden bir dilim ekmek ister, ancak kimse vermez. Sonunda bir kasap alay ederek önüne bir parça çiğ et atar. Bu kez çiğ et parçasını pişirmek için ateş ister, ancak yine kimseler yardım etmez ona.

Çaresiz derviş, yaradana sığınıp dua eder:

“Allah’ım, şu eti pişirecek bir ateş ver bana ne olur, yoksa öleceğim…”

Dervişin duasının ardından Basra'da büyük bir yangın çıkar. Tüm kente yayılan yangından faydalanan derviş, etini pişirir ve kemali afiyetle mideye indirir. Vaziyeti gören insanlar, “Sonunda aradığın ateşi bulmuşsun derviş efendi,” diyerek sitem eder.

"Ba'de harâbi'l-Basra" (Basra harap olduktan sonra) cevabını verir derviş.

Arapça kökenli olan deyim, “Basra harap olduktan sonra" anlamına gelir ve dilimizde "iş işten geçtikten sonra" manasında kullanılır. İş işten geçtikten sonra duyulan pişmanlıkları ve kaybedilen değerlerin ardından gelen faydasız çabaları anlatır…

Diyeceksiniz ki, bu hikayeyi niye aldın buraya usta?

Efendim, birkaç gün önce eskilerden tanıdık, ancak uzun zamandır haber alamadığım bir ağabeyim aradı. Karadenizli. Kısa bir sohbetten sonra, “Seni niye aradım biliyor musun Halim,” dedi.

“Hal hatır sormak, sohbet, belki de özlemişsindir abi,” dedim.

“Hepsi var,” dedi üzgün bir sesle, “ama bir şey çok canımı sıkıyor birkaç yıldır. Kimseye de anlatamadım. Kendime bile anlatırken öfkeleniyorum ya… Artık 75 yaşındayım Halim. Karımı kaybettim yedi yıl evvel.”

“Abi başın sağ olsun dedim,” çabucak araya girerek, o ise hemen devam etti:

“Karıma çok haksızlık ettiğim iki yıl önce kafama dank etti. Vicdanım başımda gardiyan gibi uzun zamandır. Uyku yok pek. Bir alay hastalığım var ve doktora göre, geçmişte yediğim hurmalar şimdi bir yerlerimi tırmalıyormuş. Bir çocuğum var. Okuttum, evlendi, iş kurdu ve çekti gitti kendi hayatına. Yurt dışında.

Yahu insan ihtiyarlıkta tek başına kalıyor. Herkes çekiliyor köşesine, ya da ölüyorlar. İnsanın en iyi arkadaşı kendisiymiş, onu anladım yıllar önce. Ama kendime yatırım yapmadım ki, hala dalaşıp duruyorum kişiliğimin bazı yanlarıyla. Maddi olarak iyi durumda değilim. Gecenin saat üçünde arayıp dert anlatabileceğim, yanıma çağırabileceğim çocuğumdan başka kimse yok. O da uzakta. Kardeşlerin ikisi öldü. Kalan iki kişi de çok uzaklarda ve hasta. Dost biriktiremedim. Bedenim ve ruhuma iyi bakmadım. Yıllar önce yaşlandığında nasıl bir arkadaşın olmasını istersin sorusunu sormadım kendime. Oysa bunu sorup kendimi o hale getirebilirdim. Öyle ya, insan önünde sonunda tek başına, kendisiyle baş başa kalıyor…”

Bir süre sustu… Vaziyet fenaydı… Yukarıdaki Basra hikayesini anlattım ona ve “Abi istediğin zaman ara, enseyi de karartma. Ve elinde kalanları toparlamaya çalış,” dedim.