Bir dostum dedi ki;

“İçim yanıyor içim… Koca bir bidon sobada cayır cayır yanan meşe odunu gibiyim…Artık bu ülkede yaşanmaz, başka diyarlara gitmek lazım !”

O’na, Bedri Rahmi’nin sözleriyle yanıt verdim ve dedim ki;

Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar.
Elma dalından uzağa düşmez
Ne yana gitsem nafile.
Memleketin hali gözümden gitmez
Bin bir yerimden bağlanmışım
Bundan ötesine aklım ermez. (…)

Dedi ki:

— İyi de neden böyle bitkinsin? Hani o yaşama sevincin, coşkun, heyecanın? Neden bu kadar mutsuzsun? Bana söylüyorsun ama sen de bu değilsin…

Bir süre sustum. İnsan bazen öyle bir susar ki, söylediği bütün sözler suskunluğunun içinde büyür, dallanır, yapraklanır. Sonra içinden bir cümle çıkar; yıllardır biriktirdiği bütün yorgunluğu sırtına yüklenmiş gibi ağır...

Mehmet Akif’ten alıntı yaptım ve O’na dedim ki;

- Teselliden nasibim yok. Hazan ağlar baharımda...

Sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Gökyüzü maviydi. Ama insanın içi her zaman gökyüzü gibi olmuyor. Bir zamanlar sabahları başka uyanırdım. Dünyanın bütün kapıları açık sanırdım. Bir kuş uçsa peşinden koşacak kadar hafif, bir türkü duysam dağlara çıkacak kadar coşkulu, bir çocuğun gülüşünü işitsem dünyayı yeniden kuracak kadar umutlu...

Hayat, insanın elinden önce küçük şeyleri alıyor. Bir sabah eski heyecanını bulamıyorsun. Bir başka sabah, eskiden sevdiğin bir şarkı artık içine dokunmuyor. Sonra bir dostun sesi uzak geliyor. Bir yolun dönüşü eskisi kadar sevindirmiyor seni. Derken insan, kendi içinde bir evin odalarını birer birer kapatıyor.

Kimse fark etmiyor. Çünkü dışarıdan bakınca hâlâ yürüyorsun. Hâlâ konuşuyorsun. Hâlâ gülüyorsun. Ama insanın içinde bazen öyle uzun kışlar yaşanıyor ki, bahar gelse bile ağaçlar çiçek açmaya cesaret edemiyor. Benimki biraz da bundan…

Çünkü yoruldum. Ama yoldan değil. İnsanlardan yoruldum. Beklemekten yoruldum. İyiliğin karşılığını kötülükle, sadakatin karşılığını vefasızlıkla, doğruluğun karşılığını suskunlukla gördüğüm günlerden yoruldum. Yine de hayattan vazgeçmedim. İnsan hayattan vazgeçse, sabahın ışığına niçin baksın? Ormandaki bir ağacın rüzgârla konuşmasını niçin dinlesin?

Demek ki içimizde, bütün yorgunluklara rağmen ölmemiş bir şey var. Belki umut. Belki inat. Belki çocukluğumuzdan kalma o tuhaf yaşama sevinci. İnsan bazen kendisini toparlayamaz. Bazen hayat gelip insanı kendi elleriyle toplar. Bir yağmur başlar mesela. Toprak kokar. Uzakta bir köpek havlar. Bir kadın pencereyi açar. Bir çocuk sokağa çıkar. Bir türkü yayılır vadilerden gök yüzüne…Ve sen anlarsın;

Daha bitmemiş. Daha söyleyecek sözün var. Daha yürüyecek yolun, sevecek insanların, dokunacak ellerin, görecek günlerin var.

O zaman başını kaldırırsın. Hazan hâlâ ağlıyordur baharında belki... Ama sen bilirsin ki bahar, yeniden başlamaktır. Ve insan, en çok da kendisini kaybettiği yerde yeniden bulur.

Ben de bulacağım… Belki bugün değil. Belki yarın da değil. Ama bulacağım. Çünkü insanın içinde, en karanlık gecede bile yolunu bilen küçük bir ateş böceği vardır. Ve o ışık sönmedikçe... Hayat da daha bitmemiştir…