Devleti yöneten siyasi iktidarın en büyük gücü, ne emrindeki polis, ne savcı ne mahkeme ne de kalın duvarlı cezaevleridir... Bir iktidarın asıl gücü, toplumun ona duyduğu güvendir. Güven varsa eleştiri düşmanlık sayılmaz. Muhalefet ihanet değildir. Gazeteci tehdit değildir. Kitap bomba değildir. Hele hele henüz yazılmamış bir haber, suç delili hiç değildir.
Ama güven çekilip gitti mi...İşte o zaman başka bir devlet başlar. Her sözde bir tehdit aranır. Her gazetecide bir komplo görülür. Her kitapta bir tehlike sezilir. Her itiraz, devletin bekasına yönelmiş bir saldırı gibi algılanır. Ve devletin elindeki güç, toplumu ikna etmek için değil, toplumu susturmak için kullanılmaya başlanır. Bir korku düzenine yönelir.
Türkiye'nin son günlerde yaşadığı tartışmaların asıl meselesi de budur. Gazetecilerin haberleri nedeniyle soruşturulması, gözaltına alınması, tutuklanması ya da ev hapsine gönderilmesi artık münferit olaylar olmaktan çıkıp daha geniş bir siyasal iklimin parçası haline gelmiştir. Gazeteci Şaban Sevinç ile Mustafa Balcı’nın tutuklanması, İsmail Saymaz ile Murat Ağırel hakkında ev hapsi kararı verilmesi, ardından Murat Ağırel’in bir kez daha gözaltına alınması ve Halk TV’ye el konulması, bunun son örnekleri oldu
Üstelik mesele yalnızca gazetecilerle sınırlı da değil. Daha yayımlanmamış bir kitabın, henüz okurla buluşmadan engellenmesi tartışılıyor. İnsan ister istemez soruyor: Basılmamış kitap ne için toplatılır? Kitabın içeriği henüz okura ulaşmamışsa, devleti yöneten irade, o kitaptaki hangi cümleden korkar?
Demek ki mesele artık söylenen sözden çok, söylenebilecek söz haline gelmektedir. Bu ise demokrasiler açısından son derece tehlikeli bir eşiğin sınırıdır. Çünkü düşünceyi yalnızca gerçekleştiğinde cezalandırmak başka şeydir; gerçekleşme ihtimalini cezalandırmak başka şey…
Gazetecilik zaten iktidarların çok sevdiği bir meslek değildir. Çünkü gazeteci, iktidarın anlattığı hikâyeyi dinlemekle yetinmez. Bir de öteki tarafa bakar. Dosyayı açar, belgeyi sorar. Paranın nereye gittiğini araştırır. Kimin kiminle görüştüğünü sorgular. Ve işin doğrusunun ne olduğunu bulmaya çalışır. Gerçeğin peşinden koşar. Ve gazeteci bilir ki; gerçek garip bir varlıktır… Kapıyı belki çilingirle açmaz ama duvarı delip geçer. Son günlerde fon soruşturması çevresinde yaşananlar da bu nedenle yalnızca adli bir dosya olarak okunmamalıdır.
Girişte de belirttiğim gibi temel sorun, hem iktidarın kendine olan güveni hem de toplumun iktidara duyduğu güvendir. Bir ülkenin yönetiminde güven kaybolmaya başladığında, devletin refleksleri de değişir. Yönetim artık toplumu ikna etmeye daha az, kontrol etmeye daha çok ihtiyaç duyar. Eleştiriyi cevaplamak yerine eleştireni etkisizleştirmek kolayına gelir. Soruyu yanıtlamak yerine, soruyu soranı susturmayı tercih eder.
İşte asıl tehlike de budur! Bir iktidar, kendisine yönelen her eleştiriyi düşmanlık olarak görmeye başladığında aslında dışarıdaki düşmanlardan çok içerideki güvensizlikle mücadele etmeye başlamıştır. Çünkü kendine güvenen iktidar eleştiriden korkmaz. Kendine güvenen iktidar, gazetecinin sorusunu yanıtlar. Muhalefetin itirazını dinler. Kendine güvenmeyen iktidar ise başka türlü davranır. Her yerde bir el görür. Her köşede bir komplo arar. Ve bir korku düzeni oluşturur.
Türkiye'nin ihtiyacı ise daha fazla güvendir. Daha fazla yasak değil, daha fazla özgürlük…. Daha fazla suskunluk değil daha fazla konuşma…İktidar, eleştirilebildiği ölçüde güçlüdür. Gazeteci soru sorabiliyorsa devlet zayıf değildir. Bir muhalif konuşabiliyorsa devlet yıkılmıyor demektir. Bir yurttaş iktidara itiraz edebiliyorsa ülke bölünmüyor demektir. Bunlar devletin zaafı değil, demokrasinin sigortalarıdır.
Kısacası; bütün mesele, güven meselesidir. Güven ise ruh gibidir. Bedeni terk ettiğinde onu geri getirmek hiç de kolay değildir. Polisle getiremezsiniz. Savcıyla çağıramazsınız. Mahkeme kararıyla döndüremezsiniz. Güven, ancak güven verecek davranışlarla geri gelir. Şeffaflıkla, hukukla, adaletle ve özgürlükle !