Dün gece ilerleyen saatlerde hava bozdu. Her gece açık hâlde tuttuğum avlu penceremi açtığımda üşütüyordu. Gece azıcık aralıklı bırakarak uyudum. Hava serindi ve rahat uyuttu, iyi oldu.
Sabaha karşı uyandım. Burnuma taze toprak kokusu geliyor. Şaşırdım. Her yeri beton bu kafesin içinde bir yudum toprağa hasretiz. Bırakın basmayı, göremiyoruz bile. Gece yarısı toprak kokusu nereden çıktı? “Rüyanda özlediğin yemekler yerine toprak mı görüyorsun?” diye kendi kendime sordum. Uyku sersemi, “İyi de koku nasıl gelir burnuma? Rüyalarda koku da mı alınmaya başlandı? Yeni nesil rüyalar böyle mi oluyor acep?” dedim. Uyku sersemiyim hala!
Kalkıp lavaboya girdim, çıktım. Avlu penceremi azıcık daha kapatayım, serin oldu diyordum ki baktım, avlu sırılsıklam. Yağmur yağmış! Pencereyi şöyle bir açtım. Baktım ki buram buram, kurumuş toprağa düşen yağmur tanelerinin oluşturduğu taze toprak kokusu geliyor. Nasıl hoşuma gitti… Rüya sandığım şey gerçekmiş. Açtım pencereyi. O toprak kokusu betonun hücrelerine doldu. Gecenin karanlığında, betonun soğukluğu ve demirin acıtan yüzü içinde toprağın sıcaklığına sarıldım. Rüya sandıklarımın gerçek olmasını diledim. Özgürlüğü kucaklayabilme umuduna toprağın kokusunda tutundum.
Özgürlük bazen hiç görmediğin bir toprağın kokusunu duyabilmek, yağmurun düştüğünü anlayabilmek, betonun ve demirin arasından hayatın hâlâ sürdüğünü hissedebilmektir. İnsan, kendisinden çalınan şeylerin değerini çoğu zaman yokluklarında öğreniyor. Ben de 530 gündür göremediğim, basamadığım, tutamadığım, koklayamadığım toprağın kokusuyla, dokunamadığım hayatın özlemini yeniden hatırladım. Demek ki insanı ayakta tutan yalnızca kapıların açılacağına dair inanç değil; kapılar kapalıyken bile dışarıdan içeri sızan küçücük bir hayat belirtisini fark edebilmekmiş. Bir avuç toprağın kokusu bile, koca bir beton dünyaya “Ben hâlâ buradayım,” diyebilecek kadar güçlüymüş.
18 ay doluyor artık. Yasal süre, benim için bana yüklenen suçlar bağlamında doluyor. O yüzden artık çıkarım rahatlığında olamayışıma yandım. Esasında ülkenin hukuk normlarından uzaklaşmış olmasının yangınıydı bu. Yazıktı, güzel ülkeme, insanıma...
Yine de bu perşembe (bugün) olacak tutukluluk incelemesinde, rüya sandığım şeyin gerçek olabileceği umudunu yüreğimde büyütmeye çalışırken fazla da yeşermesin o umut, sonra hayal kırıklıkları büyük oluyor diye yeniden temkinli iyimserliği yüklemeye çalıştım içime. Bu demir sürgülerin acıklı türküleri içinde temkinli iyimserlikten başka çare de yok sanırım. Gece yarısının toprak kokusuyla gelen bu duygular içinde uyandım yeni güne.
Bu cumartesi Aynur Hanım yerine Engin Bey gelmişti. Engin abimle öğlene kadar sohbet ettim, iyi oldu. Sonrası hücreye dönüş, yeni avukat ziyaretleri ve avluda yürüyerek göğe bakma durağında molalar… Geçecek öyle ya da böyle. 530 günü geçtim. Sabırla, inançla, dirençle ama en çok umutla… Bir damla umut saklayın benim için, göğe bakma durağında.
***
Yukarıdaki yazı; İBB davasında, 530 gündür Silivri’de tutuklu bulunan İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Doç.Dr. Buğra Gökçe’ye ait…Sosyal medyada yayınlandı… Okurken çok duygulandım ve paylaşmak istedim. Bana; Soljenitsin’in “İvan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün” kitabını anımsattı… Ve “hangi koşulda olursa olsun” insanın, “özgürlük mücadelesi” için umudu tüketmemesi gerektiğini bir kez daha “edebi bir uslupla” gözümüze soktu Ve bu yazıdan bir başka gerçek daha çıkardım; o da “Geciken adalet adaletsizlik getirir”
Buğra Gökçe özelinde, Silivri’de haksız, hukuksuz yere yatan tüm tutuklulara özgürlük diliyorum !