Onu yetmişli yılların sonlarına doğru İstanbul’da tanıdım. Bazı sağlık sorunları vardı, ancak bunları pek de dert etmezdi. “Çaresi ve ilacı olan bir derde dert demem ben arkadaş,” deyip geçerdi gülerek.
Şakalarıyla çevresinde kim varsa güldürürdü. Sanki şeytan tüyü vardı adamda. Her kapıyı açabilecek sihirli bir sözcüğü, kısa replikleri vardı. Hayata en keyifli yanlarından bakıyordu. Çok kibardı. Herkese incelikli davranır, insanların gönlünü almaya çalışır, kimseleri kırmak istemezdi. Becerikli biriydi de. Mutfakta birkaç malzemeyle harika işler çıkarabilirdi. Okurdu. Düşünürdü. Yaşadığı ülkede olan bitenin perde arkasını merak ederdi. Hakkaniyetliydi. Sosyal biriydi. Önce elini o uzatırdı. İlk selamı o verirdi. Ve de koşullar ne kadar namüsait olursa olsun eğlenmesini bilirdi. Pozitif, yanında olmaktan keyif alacağınız biriydi…
Ancak ona göre devasa bir dert vardı başında. Kız arkadaş edinmek ve “elde tutmak” konusunda yeteneksiz buluyordu kendisini ve yaşananlar da haklı çıkarıyordu onu.
“Yahu hocam,” diyordu hayal kırıklığı yüklü bir sesle, “bu kadar olumlu özelliğim var iken neden bu işi başaramıyorum. Bu kızlar neden gelip bütün dertlerini benim başıma boca ettikten sonra gidip bir magandanın sevgilisi oluyor… Aklım almıyor bunu. Adamlar bu kızlara kibar davranmıyor, eziyor, değer vermiyor. Acı çektiriyor, ancak bu kızlar hep bu tiplerin dibinde…”
O zamanlar henüz Freud’la ilgili çok şey bilmiyordum, ancak hatırımda kaldığı kadarıyla ustaya dair okumuştum bir yerlerde şöyle bir şey:
“Neredeyse kırk yıl kadın düşüncesiyle yatıp kalktım, ancak bir gün pencerenin önünde şehre bakarken, dedim ki kendi kendime: Yahu bu kadınlar gerçekte ne ister ilişkilerinde…”
Ve bunu aktarmıştım arkadaşıma. Acı acı gülmüş, başını sallamış ve değiştirmişti konuyu.
Sonraları ilişkimiz neredeyse koptu. Yıllar sonra iki binli yılların başlarında yeniden arada bir buluşur olduk.
“Umarım bulmak ve elde tutmak konusunda iyi gelişmeler var hayatında,” dedim, sohbetin bir yerinde.
“Yok,” dedi berbat bir ses tonuyla “İyi bir kız buldum sonunda. Aşıktım ona. Evlendik. Bir de kızımız oldu. Ona çok iyi davrandım. Ya da evliliğin doğasını anlamayan bir sığır olduğum için öyle zannettim. Birkaç yıl sonra korkunç kavgalar ettik. Ve çocuğu alıp gitti. Yani eski tas eski hamam usta…”
Diyecek bir şey yoktu. Bu hal, yol arkadaşı olmuştu demek ki…
“Sen ne alemdesin bu konuda, yahu bunu hiç sormadım,” dedi.
“Eskiden de sormazdın,” dedim, “kendi derdinin içine o kadar gömülüyordun ki…”
“Senden çok iyi durumda değilim hala,’’ dedim, “edinmek konusunda pek derdim olmadı. Ancak elde tutmaya gelince inan senden çok daha berbat durumdayım dostum…”
Büyük bir şaşkınlıkla, “yapma yahu,” dedi.
Birkaç yıl sonra da göçüp gitti bu dünyadan…