KONUK YAZAR

Doç. Dr. H. Armağan Uysal

Geçen gün bir kafede oturuyordum. Yan masada iki arkadaş sohbet ediyordu. Daha doğrusu, sohbet etmeye çalışıyordu. Biri bir şey anlatıyor, diğerinin telefonu titriyor. Telefon susuyor, bu sefer kahvenin fotoğrafı çekiliyor. Fotoğraf bitiyor, araya bir mail giriyor. Derken bir anda şu cümleyi duydum:

“Bir dakika… Ben sana ne anlatıyordum?”

Aslında hepimizin başına geliyor. Ama o an şunu düşündüm; belki de modern insanın en büyük problemi unutkanlık değil. Belki asıl problem, zihnimizin artık hiç susmaması. Çünkü beynimizi gün boyunca inanılmaz bir gürültünün içinde yaşatıyoruz. Eskiden insan aynı anda daha az şeyle uğraşıyordu. Bir ateşe bakıyordu. Bir hikâyeyi dinliyordu. Karşısındaki insanın yüzüne bakıyordu.

Şimdi kafamızda aynı anda onlarca pencere açık. Bir yandan biraz sonra gireceğimiz toplantıyı düşünüyoruz. Bir yandan kredi kartı ekstresini. Bir yandan cevap vermediğimiz mesajı. Bir yandan akşam ne yapacağımızı… Bir taraftan da Instagram’da hayatımız boyunca belki hiç karşılaşmayacağımız insanların ne yaptığını izliyoruz. Sonra bütün bu kalabalığın ortasında beynimizden kusursuz çalışmasını bekliyoruz.

Ama beyin bir makine değil. Ben biraz da mesleğimden dolayı olsa gerek, beyni bazen bir tiyatro sahnesine benzetiyorum. Perde açılıyor. Spot ışığı sahnenin bir yerini aydınlatıyor. Biz ise aynı anda bütün oyuncular konuşsun, hepsinin üzerine ışık düşsün ve biz de hiçbir şeyi kaçırmayalım istiyoruz. Olmuyor tabii… Sonra da “Ben niye bu kadar yoruldum?” diyoruz.

Nöroloji polikliniğinde çok duyduğum bir cümle vardır: “Hocam, ben hiçbir şeyi eskisi gibi hatırlayamıyorum.”

Konuşmaya başlıyoruz. Hikâyeyi biraz açıyoruz. Ve bu insanların önemli bir kısmında aslında gerçek anlamda bir hafıza hastalığı olmadığını görüyoruz. Başka bir şey var; zihinsel kalabalık… Çünkü bazen beyin, bilgiyi kaybetmiyor. Bilgi orada. Sadece ona ulaşacak yolu bulamıyoruz.

Tiyatro provalarında da buna çok şahit olurum. Oyuncu repliği biliyor. Yüz kere söylemiş. Ama o sırada zihninde aynı anda on farklı şey dönüyorsa o cümle bir türlü gelmiyor. Replik kaybolmadı aslında. Sadece kapının arkasında kaldı. Biz de bazen böyleyiz. Belki unutkan değiliz. Sadece kafamız çok kalabalık.

O yüzden bana kalırsa bugün dünyanın en büyük lükslerinden biri artık zaman değil. Dikkat... Bir insan gerçekten telefonunu bırakıp gözünüzün içine bakıyor ve sizi dinliyorsa aslında size çok kıymetli bir şey veriyor. Hayatından bir daha geri alamayacağı bir parçayı. Belki de artık birbirimizi daha az hatırlamamızın nedenlerinden biri bu. Çünkü gerçekten dinlemiyoruz. Gerçekten bakmıyoruz. Hatta bazen gerçekten yaşamıyoruz. Her şeyi kaydediyoruz ama çok az şeyi gerçekten deneyimliyoruz.

Konserdeyiz, telefon elimizde. Çocuğumuz bir şey yapıyor, önce kamerayı açıyoruz. Güzel bir manzara görüyoruz, daha bakmadan fotoğrafını çekiyoruz. Oysa hafıza böyle çalışmıyor. Bir anının zihnimizde yer etmesi için önce o anın içinde olmamız gerekiyor. Dikkatimizi verdiğimiz, gerçekten hissettiğimiz şeyler daha derin iz bırakıyor. Yüzeyden geçip gittiğimiz şeyler ise çoğu zaman aynı hızla kayboluyor. Belki çocukluk anılarımızın bu kadar güçlü olmasının nedenlerinden biri de budur. Çünkü çocukken acelemiz yoktu. Bir çocuk yağmuru gerçekten izleyebilir. Bir karıncanın peşinden dakikalarca gidebilir. Aynı şarkıyı yirmi kere dinleyebilir. Bir şeyi yaparken sadece onu yapabilir.

Biz yetişkinler ise çoğu zaman üç ekran, beş mesaj ve kafamızdaki on farklı mesele arasında yaşamaya çalışıyoruz. Sonra da yıllar geçtikçe zamanın neden bu kadar hızlandığını soruyoruz. Belki zaman hızlanmıyor. Belki biz ayrıntıları daha az fark ediyoruz. Çünkü dikkat azaldığında günlerin birbirinden ayrılmasını sağlayan küçük detaylar da azalıyor. Ve hayat sanki daha hızlı geçiyormuş gibi geliyor.

Ben nörodejeneratif hastalıklarla çalışan bir nörolog olarak hafızaya biraz daha farklı bakıyorum. Çünkü hafıza sadece bilgileri sakladığımız bir depo değil. Hafıza biraz da biziz. Hatırladığımız insanlar, yaşadığımız yerler, sevdiğimiz şeyler, çocukluğumuz, aşklarımız, kayıplarımız, utandığımız anlar, kahkahalarımız… Bütün bunların toplamı bir yerde kim olduğumuzu oluşturuyor.

Bu yüzden hafızanın kaybı yalnızca nörolojik bir mesele değil. Bir tarafıyla çok insani, hatta varoluşsal bir mesele… Ve belki de içinde yaşadığımız bu çağda kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor: Biz gerçekten unutuyor muyuz? Yoksa bazı şeyleri en başından beri yeterince yaşamıyor muyuz?

Çünkü insan zihni bazen çok fazla bilgiden değil, yarım yaşanmış anlardan yoruluyor. Ve bazen beynimizin ihtiyacı olan şey yeni bir uygulama, yeni bir ekran ya da yeni bir bildirim değil. Belki sadece birkaç dakika… Telefonun sustuğu, kimsenin bir şey istemediği ve bizim de hiçbir yere yetişmeye çalışmadığımız birkaç dakika. Sadece orada olduğumuz. Gerçekten baktığımız. Gerçekten dinlediğimiz. Ve o anı, kaydetmeye çalışmadan yaşadığımız birkaç dakika.