Londra… 2. Dünya savaşı günleri…
Sisli bir sabah düşünün. Gökyüzü gri, sokaklar kararmış. Nazi uçakları yukarıdan ölüm bırakıyor. Binalar devriliyor, camlar paramparça, şehir yangın yeri.
Ama garip bir şey oluyor o günlerde. Bombalar yalnız Londra’ya değil, siyasetin sinir uçlarına da düşüyor. İngiltere’de savaş hükümeti var. Başbakan koltuğunda Winston Churchill oturuyor. Ülke ateş hattında. Normalde böyle zamanlarda herkes hizaya girer, “milli birlik” nutukları atılır, muhalefet susar. Ama İngiliz demokrasisi, bizim alışık olduğumuz türden bir “suskunluk terbiyesi” bilmez. Muhalefetteki İngiliz İşçi Partisi (Labour Party), savaş kabinesinde yer almasına rağmen hükümeti eleştirmeye devam ediyor. Çünkü onların kafasında basit bir denklem var: Demokrasi savaşta da çalışır.
Rivayet edilir ki o günlerde İşçi Partisi içinde bazı milletvekilleri rahatsız olur.
“Memleket bombalanıyor, biz hâlâ muhalefet yapıyoruz… Olmaz böyle şey” derler.Bir grup milletvekili kalkar, Churchill’i ziyarete gider. “Sayın Başbakan,” derler,
“Bu zor günlerde yanınızda olmak istiyoruz. Sizi eleştirmek istemiyoruz.”
Churchill dinler. Bir süre susar. Sonra tarih kitaplarına geçecek o cümleyi söyler, “Partinize geri dönün. İngiltere’de demokrasinin geleceği, Londra’nın bombalanmasından daha önemlidir.”
Bir başbakan düşünün ki, savaşın ortasında muhalefetin susmasını değil konuşmasını istiyor... Sonra takvim ilerler…Tarih: 5 Temmuz 1945 Perşembe… Savaş henüz bitmemiştir. (2.Dünya savaşı 2 Eylül 1945’de resmen sona erdi) Ama İngiltere sandığa gider. Churchill bir savaş kahramanıdır. Almanya’ya karşı direnişin sembolüdür. Purosu, bastonu, ve o meşhur zafer işareti… Hepsi hafızalara kazınmıştır. Herkes aynı şeyi söyler:
“Seçimi Churchill kazanır.”
Ama sandık bazen tarihe küçük sürprizler bırakır Seçim sonuçları açıklanır.
İşçi Partisi oyların yüzde 49,7’sini alır. Parlamentoda 146 sandalye farkla iktidara gelir. Ve İngiliz halkı savaşın kahramanına, “Teşekkür ederiz… Ama şimdi başka bir hükümet deneyeceğiz.” der.
Demokrasi dediğiniz şey biraz da budur.
Şimdi gelelim bugüne.. Beyaz Saray’ın balkonunda purosu eksik bir lider gibi poz veren bir başkan var, Donald J. Trump. Dünyanın jandarması edasıyla konuşuyor.
Bir ülkeyi bombalıyor, başka bir ülkenin liderini tehdit ediyor. Sonra çıkıp “Büyük zafer” nutukları atıyor. Siyasetin eski bir hastalığıdır bu: savaşla oy toplamak.
Ama tarih biraz aksi bir öğretmendir. Wietnam savaşı, Irak savaşı gibi…Amerikan seçmeni bu filmleri daha önce izledi. Savaşın televizyon ekranındaki görüntüsü başka,
tabutların eve dönüşü başkadır. Trump bugün kendini dev aynasında görebilir.
“Ben dünyanın lideriyim” diyebilir. “Ben ne dersem o olur” diyebilir.
Ama demokrasinin tuhaf bir huyu vardır; sandık kabinine giren seçmen, hiçbir liderin aynasına bakmaz. Orada yalnızca kendi vicdanıyla baş başadır. İşte o yüzden, Londra bombalanırken bile Churchill’in söylediği o cümle hâlâ kulaklarda çınlar:
“Demokrasinin geleceği, bombalardan daha önemlidir.”
Savaş gürültülüdür, demokrasi ise sessiz... Ve tarih boyunca kazanan hep o sessizlik olmuştur.