İnsanlar çoğu zaman kimin haklı olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Bir olaya bakarken taraf seçiyor, bir isme bakarken karar veriyor, bir kalabalığın peşine takılarak hüküm veriyor. Oysa asıl mesele haklıyı aramak değil, hakkı bilmektir.

Çünkü hakkı bilmeyen, haklıyı da doğru seçemez.

Bugün tartışmaların çoğu gerçeği bulmak için değil, kendi tarafını savunmak için yapılıyor. İnsanlar önce bir kişiyi, bir grubu ya da bir fikri benimsiyor; sonra onun her sözünü doğru kabul ediyor. Hâlbuki doğru, kişinin büyüklüğüne göre değişmez. Makam, şöhret, güç veya kalabalık bir sözü haklı yapmaz.

Eskilerin güzel bir sözü vardır: “Önce hakkı öğren, sonra haklının kim olduğunu görürsün.”

Bu bakış açısı insana adalet kazandırır. Çünkü hakka göre hareket eden kişi, dostuna da yanlış diyebilir; rakibine de doğruyu teslim edebilir. Kişilere göre değil, ilkelere göre yaşar.

Toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de budur. İnsanları değil, doğruları merkeze koymak. Çünkü kişiler değişir, makamlar değişir, dönemler değişir. Ama hakikat değişmez.

Hakkı öğrenen insanın gözü isimlere değil, delillere bakar. Kalabalıklara değil, vicdanına kulak verir. Ve sonunda haklının kim olduğunu görmek için mücadele etmesine gerek kalmaz; çünkü hak, sahibini zaten ortaya çıkarır.