Eskiden insanlar yaşardı, şimdi gösteriyor.

Bir kahve içiliyor, fotoğrafı çekiliyor.

Bir yere gidiliyor, önce paylaşımı hazırlanıyor.

Mutluluk bile yaşanmadan servis ediliyor.

Sanki hayat, hissedilmek için değil; izletilmek için yaşanıyor.

Sosyal medya artık sadece bir uygulama değil;

insanların birbirine benzeme yarışına dönüştü.

Herkes aynı mekanlarda fotoğraf çekiliyor,

aynı sözleri kullanıyor,

aynı hayatı yaşamaya çalışıyor.

Birinin hayatı diğerine özen oluyor.

Sonra herkes, kendisi olmaktan uzaklaşıyor.

Kimse yorgunluğunu göstermiyor.

Kimse korkularını anlatmıyor.

Herkes hayatının en parlak yerini vitrine koyuyor.

Ama vitrindeki ışıklar, içerideki karanlığı her zaman gizleyemiyor.

Bugün birçok insanın derdi kötü yaşamak değil, kötü görünmek.

Çünkü çağımızda gerçek olmak değil, etkileyici görünmek alkış alıyor.

Oysa insan;

paylaştığı kadar değil, taşıdığı kadar insandır.

Kalabalık içinde gülmek kolaydır ama insanın gerçek karakteri yalnız kaldığında ortaya çıkar.

Bazıları mutlu görünür ama huzursuzdur.

Bazıları güçlü görünür ama içten içe kırgındır.

Bazıları her gün konuşur ama kendine bile yabancıdır.

Gösterilen hayatlarla gerçek hayatlar arasındaki mesafe büyüdükçe, insanlar da kendinden uzaklaşıyor.

Belki de bu yüzden artık çok şey görüyoruz ama çok az şey hissediyoruz.

Çünkü samimiyet filtreye, duygular vitrine dönüştü.

Ve insan, başkasına benzemeye çalıştıkça kendine yabancılaşmaya başladı.