“Nesini söyleyeyim canım efendim, gayrı düzen tutmaz telimiz bizim…”

Bazı sözler vardır; yazıldığı dönemi aşar, çağları anlatır. Çünkü insan değişse de dert değişmez.

Bugün etrafımıza baktığımızda herkes konuşuyor ama kimse anlatamıyor. Herkes gülümsüyor ama kimsenin içi rahat değil. Kalabalıkların içinde yalnızız, ekranların içinde kaybolmuşuz.

İşte tam da bu yüzden “Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim” sözü, bugünün fotoğrafıdır.

Düzen bozuldu çünkü insanın iç dengesi bozuldu.

Eskiden insanlar ekmeğini paylaşırdı, şimdi gösterisini paylaşıyor. Eskiden kusur örtülürdü, şimdi kusur teşhir edilerek alkış toplanıyor. Kalpler birbirine yaklaşmıyor; sadece telefonlar birbirine bağlanıyor.

Ve en acı dize geliyor:

“Arzuhal eylesem deftere sığmaz…”

Bugün herkesin içinde anlatamadığı bir hikâye var. Geçim derdi, yalnızlık, güven kaybı, kırılmış dostluklar, yarım kalmış hayaller… İnsan konuşmaya başlasa kelimeler yetmiyor.

Ama türkünün son sözü, aslında hepimize tutulmuş bir aynadır:

“Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim.”

Kol sadece bir uzuv değildir; emektir, dayanaktır, kuvvettir. Bugün eksilen yalnız paramız değil; vicdanımız, merhametimiz, vefamız, sabrımız ve birbirimize olan güvenimizdir. İşte bizi asıl sakat bırakan da budur.

Toplum olarak hâlâ yürüyoruz ama birbirimize tutunacak elimiz zayıfladı. Sesimiz var ama gönlümüzün teli akort tutmuyor.

Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur:

Nesini söyleyelim?

Geçim derdini mi, adalet özlemini mi, yalnızlaşan insanı mı, yoksa kalabalıklar içinde sessizce tükenen vicdanlarımızı mı?

Aslında hepsini tek cümlede anlatmış âşık:

“Arzuhal eylesem deftere sığmaz…”

Çünkü bazı dertler anlatılmaz; yaşanır.

Ve bazı türküler sadece söylenmez.