ABD kurallara dayalı dünya düzenini yıkıyor. Artık gücü yeten, diğer ülkeleri yutmaya kalkacak. Bu durumda iç cepheyi güçlendirmek gerekir.

Trump’ın haydutluğunun hiçbir şekilde meşruiyeti yok. Ancak bu, Maudo’nun hatalarını ört bas etmez. Maduro, kendi ülkesinin iç cephesini dağıtarak ABD’nin işini kolaylaştırdı. Ülkede hukuk, demokrasi ve özgürlükler ciddi anlamda geri gitti. Baskı rejimi kurdu. Liyakatsiz yöneticiler ile devletin, ordunun ve kurumların gücünü zayıflattı. Rüşvet ve yolsuzluklar ile toplum çürüdü. Dünyanın en büyük petrol ve altın rezervlerine, verimli tarım alanlarına sahip olmasına rağmen, halk yoksulluk ve sefalet içinde.

Toplumdaki çürüme, ABD emperyalizmi için de bulunmaz bir fırsat oldu. Birçok ülkede olduğu gibi, muhalefeti de dizayn etti. Venezüella’daki muhalefet de Bolivar’ın bağımsızlık ruhunu unuttu, ulusal kimliğini kaybetti Amerikan mandası isteyen bir muhalefete dönüştü. Bütün bunlar ABD emperyalizminin saldırısını kolaylaştırdı. Tıpkı Irak’ta, Suriye’de olduğu gibi, Venezüella’da ordu direnemedi, aksine ABD ile işbirliği yaptı.

Maduro, gerçek bir antiemperyalist olsa, demokrasiyi ve halkın refahına önem verse, ABD Venezüella’ya yine saldırırdı ama ele geçirebilir miydi bilinmez. Bir ülkeye saldırmak ve işgal etmek kolaydır ama tutunmak zordur. Üstelik ABD tarihinde bunun örnekleri de vardır. Afganistan’ı Sovyetler de işgal etti ABD de… İkisi de tutunamadı. Keza Vietnam… ABD, saldırdığı ülkelerdeki işgalini artık kendi askerleri ile değil yerli işbirlikçileri ile sürdürüyor. Irak’ta, Suriye’de olduğu gibi…

GERÇEK ANTİEMPERYALİST TAVIR

Maduro’yu mağdur olarak görerek antiemperyalist olunmaz. Gerçek “antiemperyalist tavır nedir” derseniz, alın size bir örnek.

Osmanlı’da başkent İstanbul, İngilizlerin liderliğinde İngiliz, Fransız, Yunan askerlerinin işgali altındadır. Güneydoğu’da Fransızlar, Güney’de İtalyanlar, Batı’da Yunanlılar toprakları işgal etmiştir. Mustafa Kemal Paşa TBMM Başkanı olarak Eylül 1920’de Meclise Halkçılık Beyannamesi sunar. Beyanname Kasım 1920’de kabul edilir. Halkçılık Beyannamesinin başlangıç bölümü önemlidir. Bugünkü Türkçesi ile: “Asırlardır Türk milletini ezen iki zalim güç vardır. Bunlardan biri saltanat, diğeri de kapitalizm ve emperyalizmdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Milleti adına, kendisine zulmeden bu iki güçle de mücadele edecek orduya sahiptir.”

Özetle, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’ye sunduğu ve TBMM’nin de kabul ettiği bu beyanname diyor ki; “emperyalist güçler ülkeyi işgal etti. Ama Saltanat da mağdur değil. Mağdur olan Türk milleti…” Antiemperyalist tavır budur. Olaydan mağduriyet çıkarmak yerine halkçı bir direnişi örgütlemektir.

Kurallara dayalı bir dünya düzenin son bulduğu, Büyük Ortadoğu Projesinin Türkiye’yi parçalama aşamasına geldiği bu günlerde Venezüella olayından çıkarılacak dersler budur.

Demokrasi ve hukuku askıya almayacaksın. Halkı sefalete sürüklemeyeceksin. Milleti birbirine düşürmeden siyaset yapacaksın.

Soru şudur: Ortada hem ABD emperyal gücünün, hem PKK terör örgütünün talep ettiği ve Meclisin de “komisyon” kurarak tartışmaya değer gördüğü bir açılım süreci vardır. Bu süreçte başlayan tartışmanın ilk maddesi Lozan’dır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet ve laik yapısı özellikle mecliste tartışmaya açılmıştır. İktidarı ve muhalefeti ile Lozan’ı tartışmaya açan siyaset kurumu iç cepheyi kurabilir mi? Yoksa seçmen iradesine başvurmanın zamanı geldi de geçiyor mu?