“Çok yoruldum…”

Bu cümleyi ne kadar sık kuruyoruz artık.

Ama gerçekten yorgun muyuz?

Yoksa sadece yaptıklarımızın bir anlamı mı kalmadı?

Çünkü insan,

anlam bulduğu şeyden kolay kolay yorulmaz.

Sevdiğin bir işle uğraşırken saatlerin nasıl geçtiğini fark etmezsin.

Sevdiğin insanla konuşurken zaman kavramı kaybolur.

Bir amacın varsa,

yorgunluk bile tatlı gelir.

Ama anlam yoksa…

En küçük şey bile ağır gelir.

Sabah alarmı düşman olur.

Gün uzadıkça uzar.

Yapılacaklar listesi kabarır ama

içinde hiçbir şey yapmak istemezsin.

Ve sonra kendine şu cümleyi söylersin:

“Ben galiba çok yoruldum.”

Hayır…

Sen yorulmadın.

Sen, nedenini kaybettin.

Çünkü insanı tüketen şey,

yaptıkları değil,

yaptıklarının boş gelmesidir.

Aynı masada oturup

farklı dünyalarda kaybolmak…

Aynı işi yapıp

hiçbir şey hissetmemek…

En büyük yorgunluk budur.

Ve en tehlikelisi de şu:

İnsan buna alışır.

Ruh yavaş yavaş susar.

Heyecan körelir.

Günler birbirinin aynısı olur.

Ama kimse bunun adını koymaz.

“Hâlim yok” der geçer.

Oysa mesele hâl değil…

Mesele anlam.

Belki de yeniden sorman gereken soru şu:

“Ben ne için yaşıyorum?”

Çünkü cevap yoksa…

Yol da yoktur.