Eskiden kalabalık olmak, ses demekti.
Şimdi kalabalık, sessizlik demek.
Otobüste, metroda, kafede, evde… Herkes orada ama kimse burada değil. Başlar öne eğik, parmaklar sürekli hareket hâlinde. Modern çağın yeni selamı bu: Göz teması yok, ekran var.
Bir zamanlar “ne yapardık telefon olmasa?” diye sorardık.
Şimdi asıl soru şu: Telefon varken neyi yapamaz hâle geldik?
Sohbeti kaybettik mesela.
Sessizliği.
Sıkılmayı.
Sıkılmak önemliydi. İnsan sıkılınca düşünürdü. Düşününce de kendine çarpardı. Şimdi sıkılmaya fırsat yok; boşluk oluşur oluşmaz ekran dolduruyor. Bildirim gelmese bile elimiz gidiyor, sanki içimizde görünmez bir titreşim var.
İlginçtir, hiç bu kadar “bağlantılı” olup bu kadar kopuk olmamıştık.
Herkes herkesi takip ediyor ama kimse kimseyi tanımıyor.
Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor.
Herkes bir şey anlatıyor ama kimse bir şey yaşamıyor.
Bir anı yaşarken bile gelecekteki paylaşımını düşünüyoruz.
“Bunu story atarım” diye yaşanan hayat, yaşanmış sayılır mı?
Telefon suçlu mu?
Hayır.
Asıl mesele şu:
Biz telefonu cebimize koymadık.
Telefon bizi içine aldı.
Belki de haftada bir gün değil, günde birkaç dakika cesur olmalıyız.
Ekranı kapatıp karşımızdakinin yüzüne bakacak kadar.
Sessiz kalacak kadar.
Sıkılacak kadar.
Çünkü insan bazen bağlantıyı kesince kendine bağlanır.