“…Huzur bazen kaçmaktır seni senden çalmaya kalkanların elinden, arkana bile bakmadan.

Bazen de direnmektir sonuna kadar, şayet vereceğin savaştan galip çıkmanın bir anlamı olacacağını düşünürsen eğer.

Dallarını yere paralel serpiştirmiş bir ağacın incecik, geniş yapraklarından akan berrak bir su damlacığının ağır hareketlerini keyifle izlemektir.

Belki de kendini soyutlamaktır huzur, dünya yansa bir kalbur samanına bir şey olmayacağını düşünme sanatıdır.

Ruhunun derinliklerinde kılıç sallamaktır bazen huzur, kendi güzelliklerinin keyfine varmak için.

Bir çocuğun saf bakışlarında gizleyebilir kendini huzur. Bazen de değer verdiklerine alınan küçük bir hediyenin onu çocuklar gibi sevindirmesini izlemektir.

Görkemli hazların doruklarından aşağılara doğru ağır ağır inerken hissedilen duygunun adıdır huzur.

Ağlamak da huzura çok yakın durur hiç beklenmedik bir anda.

Bazen de, görkemli bir inadı bayrak yaparak eşeğe ters binmek, yetmediğinde ise rüzgara karşı çişini yapmanın adı olup çıkar huzur.

Görkemden nefret eder huzur genellikle. Ve ufacık şeylerin ardına saklar kendini, keşfedilmeyi umarak.

Kentsel lükslerden yoksun bir dağbaşı evinde gecenin bir saatinde seni alıp götüren bir kitabı okurken, şöminedeki alevlerin dansına mırıltıyla eşlik etmenin adı olur huzur.

Bazen de, düşünce aristokratı birkaç dostla biraraya gelinen bir mekanda, hayatın anlamının keyifle sorgulandığı anlarda kendini belli eder...

Yardım isteyen bir eli dostça tutmak, ömrünün sonbaharını yaşayan birine hayatın güzelliklerinden küçük bir demet sunmaktır huzur...”

Bu yazıyı yaklaşık 23 yıl önce, “Büyüme Sakın Küçük Kız” adlı kitabımdan kısaltarak aldım buraya, sevgili dostlar… Ruhumdaki karmaşadan kurtulmanın yollarını aradığım yıllardı. Ve biliyordum ki, benim gibi nice insan da aynı derdin pençesindeydi. Ve yazının amacı; bir anlamda kendimle konuşurken, belki faydası olur diye umarak okurlarıma da seslenmekti.

Okur cephesinde ne kadar başarılı olduk bilemem elbette. Ancak bana pek faydası dokunmadı bu yazdıklarımın. Halbuki biliyordum, huzurun birkaç adım ötemde olduğunu. Elimi uzansam tutabilecektim sanki. Ancak huzur denen o mel’un, zekice kotarılmış seri katil filmlerindeki caniler gibi dedektiflerden hep birkaç adım öndeydi. Ve ele geçirilmesi çok zordu bu durumda. Yıllar geçtikçe anladım ki, huzurla benim aramdaki ilişki de böyle bir şeydi işte…

Ve yıllar akıp giderken, iki şeyi daha kafama mıh gibi çaktı hayat!

Dedi ki:

“Kendini çok iyi tanıyıp barışmadan, asla huzur vermeyeceğim sana. Boşuna teori yumurtlayıp durma… Dahası da var… Kendini affedip barışmayı, çoğu zaman düşmanını affetmekten daha zor kılarım usta…”

“Haklısın hayat,” dedim, “seni anladım. Ancak sen hayatsan, ben de şu sakalı değirmende beyazlatmadım! Ve umarım sen de beni anlarsın…”