Saat 16.10… Harika bir kahvenin ardından yola çıktım her gün yaptığım sahil yürüyüşü için. Hafif bir kış rüzgarı vardı, sıkı giyinmiştim ve keyfim yerindeydi. Evimin karşısındaki küçük koya değil de büyük sahile indim… Zira neredeyse yarım kilometrelik bir kumsalı vardı ve üç dört tur attın mı, günlük adım sayısını hallediyordun. Ayağının altında ince kumlar, deniz, kıyıya vuran köpüklü dalgaların sesleri, ufuklar, müthiş bir dinginlik ve tek başınalık…
Yürü ve keyfine bak… Ortam emrediyor bunu neredeyse! Ancak daha ilk turun ortalarına geldiğimde bir garip iç sıkıntısının başıma tebelleş olduğunu anladım ve nedendir bilinmez telefonun saatine baktım. 16.32 idi. Ancak durmak yok, yürüyüşe devam… Önce kendi kendime konuşmaya başladım. Sonra da kime öfkeliysem bir süre sövüp saydım mırıltı halinde. Kendimi de payladım. Derken sıradan, inanılmaz önemsiz, saçma, absürd şeylere takılmaya başladım. Sorun olarak tanımlamak için tek bir harfin bile harcanmaması gereken “dertlere” kafayı takarken buldum kendimi. El kol hareketleri eşliğinde, konuşarak attım birkaç tur… Benim gibi birkaç şaşkın daha vardı sahilde, ancak onlar “normal” takılıyordu… Benimle ilgilendikleri de yoktu. Oltalarını salmışlardı denize. Ve muhtemelen değil balık, umut bile vurmayacaktı oltalarına. Oralarda balığın olmadığını, denizi bilen yaşlıca birinden duymuştum zira.
Yaklaşık 20 dakika sonra dördüncü turun ortalarında olduğum yere mıh gibi çakıldım bir anda, ilahi bir emir almış gibi!
Denize baktım bir süre, ufuklara, dalgalara… Denizin sesini dinledim. Çok geçmeden gözlerim yaşardı orada dikilirken… Sonra delimsek bir tebessüm eşliğinde içimden söylenmeye başladım. Bu kez bir nasihat gibiydi dediklerim ama…
Belki de bir daha bu denizi göremeyecek, bu sularda kulaç atamayacaksın usta… Hayat kısa ve acımasız, kopyası yok, tekrarı yok. Ancak bütün bunlara karşın yaşanmaya değer de efendi! Dur ve dalgalara bak, seslerini doldur zihnine. Onlar şifacıdır, iyi gelecektir sana… Dert ettiğin şeylerin neredeyse tamamını bir yıl sonra anımsamayacaksın bile! Nedir bu abuk küçük takıntılar o zaman? Hani sen fotoğrafın büyüğüne bakardın evlat! Şurada bile kendinle dalaşacaksan, hangi doktor ve neresi tedavi eder seni?
Sahici sıkıntılarla boğuşan milyarlarca insan, böyle bir sahilde olabilmek için iç geçiriyordur!
Başına ne sararsan sar, hayat muhteşem bir armağandır yine de evlat…
Geçmiş cehennem oldu gitti. Gelecekte ise bildiğin tek bir şey vardır: Bir gün öleceksin.
O zaman geriye tek bir zaman dilimi kalıyor değil mi? Sonsuz şimdi…
Keyfini çıkarmaya bak bu sonsuzluğun…
Hayatın sana borcu yok, borçlu olan sensin, unutma!
Bu arada, akşam balık zamanı, aklında bulunsun…