Yıllardır bana eşlik eden Devrek bastonumla gece yarısı yürüyüşünü icra derken evde sessiz adımlarla, zihnimi kurcalayan garip sorularla uğraştım bir süre. Yok, delirmiş değilim. Öyle kolay değildir delirmek, istesen bile delirip kurtulamıyorsun. Hayat dur diyor sana. Daha işim var seninle, nereye böyle evlat! Gece yarısı yürüyüş sorularını sor bakalım! Yoksa gırtlağına yapışır sabaha kadar rahat vermem sana, biliyorsun bunu…
Eyvallah hayat üstadım dedim ve açtım soru dolu heybeyi…
Sosyal hayatları alabildiğine kalabalık olan insanların manevi evreni neden sahra çölü kadar ıssız ve kuraktır? Ve neden bu insanlar ayakta kalabilmek için çok sayıda insana, kalabalıklara ihtiyaç duyar? Bu durumda Arthur Schopenhauer, “Alt tabakadan bireylerin neredeyse tamamı sosyal insanlardır. Zira sosyalliğin nedeni insan sevgisi değil, yalnızlık korkusudur” derken haklı mıydı?
Charles Manson, Ted Bundy, Richard Ramirez, Philip Jablonski, Ed Gein, Charles Albright… Bu arkadaşlar en ünlü seri katillerden bazıları. Ve bunların vahşi birer katil olmalarının yanında ortak bir özelliği daha var: On binlerce kadın aşk mektupları yazmış bu tiplere… Kimi kadınlar ise bu manyaklardan biriyle evlenmiş! Neydi bu kadınları motive eden şeyler acaba?
Bazı sevgiler; neden hayat boyu kendilerini anlatacak, ifade edecek, varlıklarını kanıtlayacak kelimelerden yoksun kalır?
Bize iyi gelen, hayatlarımıza anlam katan, bazen bir cümleleri hayatlarımızı onaran insanları yoksulluğa mahkum eden sisteme itiraz etmeyiz. Buna karşın aynı sistemin; cahil cühela, hödük bir futbolcuya milyonlarca Euro kazandırmasına seve seve katkıda bulunuruz. Neden?
Derler ki, baban yaşadığı sürece içindeki çocuk da yaşar. Baban öldüğündeyse, aniden büyür o çocuk! Bu teoriyle; insanların ezici çoğunluğunun, babalarıyla onun ölümünün ardından ancak mezarlarının başında gerçek, sahici bir iletişim kurabilmesinin ilgisi var mıdır?
Nobel edebiyat ödüllü yazar Herta Müller’in faşizmin gölgesinde insanların çektiklerini konu ettiği romanının adı çarpıcıdır:
“Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım.”
Peki, bu durumda doğru zaman nedir, bir insanın kendisiyle karşılaşması için? Genç iken mi, orta yaşlarda mı, ihtiyarlıkta mı? Belki de kendini anlayabilecek olgunluğa ulaştığında… Ya da hiçbir zaman mı? Ne dersiniz?
“Hayata ne kadar bağlısın” diye soruyor kadın.
“Ölümden korkacak kadar bağlı değilim hayata” diyor adam. Burada bir ölçü olmalı mı? Ya da adam haklı mı? Ne dersiniz, günümüzün zebanilerinin cehenneme çevirdiği hayata ne kadar bağlı olmalı insan?
Soruların ardı arkası gelecek gibi değildi… Tadında bırakmaya karar verdim. Bastonu efendi koltuğuna bıraktım. Uykuya dalmama yardım eder umuduyla yaş nane yaprağıyla limon kaynattım.
Umarım rüyalarımda bile kendimle dalaşmadan sabaha varırım…