Muhtemelen 1950 ya da 60’lı yıllarda kırsal kesimde hayat çok sade, yalın, net, açık yaşanırdı. Küçük taşra kurnazlıkları oluyordu elbette ama çok önemli değildi. Başınıza ne gelebileceği, neleri kazanıp kaybedeceğiniz, nasıl yaşayacağınız aşağı yukarı belliydi. Kavgalar da böyleydi…

Anne tarafından büyük amca Mehmet ile yine anne tarafından büyük dayılardan Muhammet arasında husumet varmış o zamanlar. Husumetin nedeni hakkında çeşitli rivayetler var. Kadın-kız meselesi olabilir, arazı işi, meşhur yan baktın saçmalığı da olabilir, ilçe merkezi voltaları sırasında omuz atma da…

Sonuçta bu iki yürekli ve güçlü eski zaman akrabalarımız birbirlerini düelloya çağırıyor ve yaylada bir düzlükte karşı karşıya geliyor. Düelloda bazı ilginç kurallar var. Mesela tabanca tüfek gibi ateşli silah kullanılmayacak. “Kalleş” bıçak da olmayacak. Arkadan vurmak ise zinhar yasak!

Labut, ağaç dallarından kesilip istiflenmiş odunlar, fasulyelerin sarıldığı uzun kazıklar gibi savaş aletleri kullanılacak. Ve 1500 metre rakımlı bir çimenlikte icra edilecek iş bu kavga taraflardan birisi pes edene kadar devam edecektir!

Er meydanına çıkan iki akraba, kazıklarını seçer ve kavga başlar. Dakikalarca birbirine vururlar kazıkları. Ve o sırada yeni bir kural belirlenir. Birinin kazığı kırılırsa şayet, o yeni bir savaş aleti kazık bulana kadar dövüşe ara verilecektir! İkisi de bu karara sadık kalır. Bu arada “ruhun gıdası” küfür serbest ama… Kavga öylesine sert ve kararlı bir şekilde sürer ki, öyle kemik kıran kadar sert olmayan kazıkları birkaç kez birbirinin üstüne kırarlar. Bekler kazığı sağlam olan. Öteki yeniler kazığı ve kavga sürer gider. Öğleyin başlayan dövüş, ikindi vakitlerinde pes eden olmaz ve berabere biter.

Yorgun ve yara bere içinde kalan dayı ile amca, bir başka zaman birbirinin sırtında kazık kırmak üzere sözleşip ayrılır yayladan…

Gençlik yıllarımda bu kavgaya yakından tanıklık etmiş bir başka akrabadan dinlemiştim bu hikayeyi… Epey gülmüş ve kavgacıların zarafetine de şapka çıkarmıştım.

Dün gece, İsrail ve ABD’li haydutların doğru dürüst savaş bile ilan etmeden saldırdıkları İran’daki yıkımı anlatan bir haber dinlerken aklıma düştü bu eski akraba kavgası…

“Onların uranyumunu alacağız, liderlerini öldüreceğiz. Petrollerini biz alacağız, satacağız ve zengin olacağız,” diye afkuran yaşlı bir adam vardı karşımda. ABD Başkanı… Savaş hukuku, adap, edep, haysiyet, insanlık sıfır. Çocuklar katlediliyor, bir ülke baştan sona yıkılmaya çalışılıyor. Her türden alçaklık, namussuzluk, eşkıyalık, itlik serbest bu deyyusların savaş dediği şeyde…

3 kuşak önce uzak, yoksul, okumuşun pek olmadığı o dağ kasabasında böylesine medeni bir kavga yaşanmışken, sözüm ona medeni ABD ve İsrail’in yaptıklarına ne isim verebilirim diye epey bir zaman düşündüm, gecenin içinde…