Her dem yolumuz meyhanelere düşecek değil ya, bazen de şehirlerde uzun yol belediye otobüslerine düşer. Arka cenahta kılığı düzgün muhtemelen memur emeklisi yaşlıca bir adamın yanı boştu. Buyur etti ve “oturun,” dedi kibarca. Selamı verdi, sırt çantamı kucakladım ve oturdum. Pek konuşmayı sevmem yolculuklarda. Ancak ya bir çocuk takılır bana. Ya da yaşlıca kafayı kırmış bir adam sazı eline alıp memleketi bir güzel kurtarıp atar aşağıya.
Yanımdaki kibar adam çok geçmeden söze girdi.
“Üstadım,” dedi, “yarım saattir otobüsteyim. Her durakta bir ihtiyar indi, birkaç tane de bindi. Otobüs yaşlı dolu…”
Ne olmuş gibilerinden baktım adama.
“Kaç yaşındasın bilader,” dedi.
“66,” deyu salladım.
“Üstadım,” dedi kararlı bir ses tonuyla, “65 yaşın üstündekileri kesmek lazım. Bu memleket başka kurtulmaz.”
Seksen yaşında rahat vardı. Yani kendisiyle birlikte beni de kesecekti adam! Yüzüne dikkatle baktım. Kararlıydı. Ancak başkaca hiçbir duygu belirtisi göremedim. Buz mavisi gözleri ifadesizdi. O anda hayatta yıllar önce aldığım önemli bir ders geldi aklıma. Eğer yolun yarısına geldiysen, hayatla başa çıkmanın iki yolu vardır. Bir. İntihar eder kurtulursun. İki. Kendin dahil herkesi, her şeyi dalgaya alırsın. Ve hala hayatta olduğuma göre iş başa düşmüştü!
“Yöntem olarak ne düşünüyorsun baba,” dedim ciddiyetle.
“Her yol mubahtır bunlara bilader,” dedi.
“Yardımcı olabilirim,” dedim, “belki benim yöntemler işe yarar.”
Merakla baktı gözlerimin içine kısa bir an ve “Ne gibi,” diye sordu.
“Valla,” dedim, “fırınlama desek Hitler yaptı. Canlı canlı gömsek, Kuyucu Murat Paşa ve Cengiz Han yaptı. Kazığa oturtsak bu da Kazıklı Voyvoda yöntemi. Zehirlemek de eski yöntem. Bombalarla parçalasak, bu İsrail işi… En iyisi yapay zekaya sormak. O hazret, trilyona yakın veriyi beş on dakikada tarar ve bizi aydınlatır abi.”
“İlginç üstadım, ilginç” dedi, “sen de yöntemler de…”
Teşekkür ederek telefonumu elime alırken, “Bir saniye izin verin. Gözlerime bakmam lazım bir süre,” dedim. Şaşırdı.
“Bu şart abi” dedim ve kamerayı açtım. Karşıda kendimi gördüm. Bir süre gözlerime baktım. Yüzümü buruşturup kendime hakaret yağdırmaya başladım:
“Kimsin lan sen? Adam öldürmek sana mı kaldı Osman? Uyma şeytana. Gözlerine dikkatle bak. Ve sus. Yanındaki beyefendiyi dinleme. Şeytanı da kov daltaban. İn ulan otobüsten aşağıya. Katil hıyar! Yürü!”
Kendisinin faşist olduğundan bile haberi olmayan ihtiyar küçük faşist korkuyla izliyordu beni. Sonra başını eğdi. İlk durakta attım kendimi aşağıya. Ve otobüs hareket edene kadar baktım ihtiyara. Sadece yarım saniyelik bir kaçamak bakış atabildi bana…
“Yaşasın,” diye söylendim sırt çantamı sırtlanırken, “gün fena başlamadı usta…”