Her milletin tarihinde dönüm noktaları vardır; bizim için 30 Ağustos, işte o dönümün en keskinidir. Bir milletin bağımsızlık ve özgürlük adına bir baş kaldırıştır. Ve o gün, yalnızca düşman ordularının değil, milletin kaderine ipotek koymak isteyenlerin de hezimete uğradığı gündür. Bir ulus, yokluğun, yoksulluğun, yorgunluğun ve açlığın içinde “biz varız” dedi. 1920’lerin Anadolu’sunda, harabeye dönmüş köylerin ortasında, yırtık çarıklarla yürüyen askerlerin kalbinde parlayan şey, sadece bağımsızlık arzusu değil; geleceğe olan inancıydı. Bu inanç ve azmin mimarı ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bugün, 2025’in Türkiye’sine baktığımızda, düşman süngüleri yok belki, ama başka türden kuşatmalarla karşı karşıyayız. Enflasyonun gölgesinde ezilen haneler, işsizlik kuyusuna düşmüş gençler… Yargıya güvenin yerlerde süründüğü, kutuplaşmanın keskin bıçakları arasında nefes almakta zorlanan bir toplum… Siyaset sahnesinde ise çoğu kez günübirlik hesapların gölgesi, 30 Ağustos’un ışığını karartıyor.

Oysa 30 Ağustos bize başka bir şey söylüyor:

Bir millet, ancak birlik olduğunda ayakta kalabilir. Tarihten biliyoruz; düşman ordularını püskürten şey, yalnızca top, tüfek değildir. Çarığının altı delik köylüyle, medreseden çıkan talebenin, zanaatkârın, yoksulun ve aydının aynı ideali paylaşmasıdır. Peki biz bugün aynı ideali paylaşıyor muyuz? Yoksa siyasi kavgaların, kutuplaştırıcı söylemlerin girdabında, birbirimizi kaybediyor muyuz?

30 Ağustos’un ışığı bize iki şey hatırlatmalı:

Birincisi, bağımsızlık; yalnızca dış düşmana karşı değil, içerde çağdaş uygarlığın, adaletin, liyakatin, ortak vicdanın yok edilmesine karşı direnmek ve gericiliğe izin vermemektir.

İkincisi; milletin en büyük gücü, umut birliğidir. Eğer o umudu kaybedersek, en güçlü ordular bile bizi koruyamaz.

Bugün siyasetin önünde duran en temel görev; bu ruhu yeniden canlandırmaktır. Popülizmin kısa vadeli parıltısına değil, tarihsel derinliğe yaslanan bir vizyon sunmaktır. Çünkü Cumhuriyet, yalnızca bir tarihsel miras değil; her kuşakta yeniden kurulması gereken bir emanettir. Hayat, belki ileriye doğru yaşanılır, ancak geriye doğru anlaşılır.

Bu bağlamda 30 Ağustos’u kutlamak, sadece geçmiş zaferleri anmak değil; bugünün karanlıklarına karşı geleceği aydınlatma iradesi göstermektir. Ve bu irade, artık sadece siyasetin değil, milletin tamamının boynunun borcudur.

Son söz olarak; her kim ki 30 Ağustos’u anma törenlerinde, bir milletin bağımsızlığı adına “Ya istiklal ya ölüm!” meşalesini yakan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anmıyor ise, cahildir, alçak ve haininin ta kendisidir.

Bayramımız kutlu olsun !

Yaşasın tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti !