Siyasette bazen sonucu belirleyen sandık değildir; sandığa hangi kurallarla gidildiğidir. Türkiye'nin önüne yine "yeni anayasa" başlığı konuluyor. İktidar cephesi bunu "sivil anayasa", "darbe hukukundan kurtuluş", "yeni Türkiye'nin ihtiyacı" gibi kavramlarla anlatıyor. Muhalefet ise bunun asıl amacının bambaşka olduğunu düşünüyor. Çünkü siyasette hiçbir anayasa değişikliği, sadece hukuk metni değildir. Her anayasa aynı zamanda bir siyaset belgesidir. Gücü yeniden dağıtır, oyunun kurallarını yeniden yazar.
Rivayet odur ki; AKP'nin anayasa çalışmalarında en kritik başlık, Cumhurbaşkanlığı seçim sistemidir. Bugünkü Anayasa'nın 101'inci maddesi son derece açıktır. Cumhurbaşkanı, ilk turda geçerli oyların salt çoğunluğunu, yani yüzde 50 artı 1'i almak zorundadır. Bu sağlanamazsa ikinci tur yapılır ve ilk iki aday yarışır. İşte bütün tartışmanın düğümlendiği yer tam da burasıdır. Çünkü siyaset matematikten kaçamaz. İlk tur başka, ikinci tur bambaşka bir psikolojidir. İlk turda partiler yarışır. İkinci turda ise ittifaklar oluşur. İlk turda seçmen gönlüyle oy verir. İkinci turda ise aklıyla...
Bugün kamuoyu araştırmalarına bakıldığında, iktidar blokunun ilk turda seçim kazanmasının oldukça zor olduğu değerlendirmeleri yapılıyor. İkinci tur ise muhalefetin ortaklaşabilmesi halinde iktidar açısından çok daha riskli bir tablo ortaya çıkarıyor. İşte bu nedenle kulislerde iki farklı formül konuşuluyor. Birinci formül; yüzde 50+1 şartını aşağı çekmek... Kimi çevreler yüzde 40 gibi bir oranın yeterli olmasını savunuyor. İkinci ve daha radikal formül ise ikinci turu tamamen kaldırmak. Yani yarış biter bitmez, en fazla oyu alan adayın Cumhurbaşkanı ilan edilmesi...
Diyelim ki bir aday yüzde 39 aldı... Diğeri yüzde 34... Üçüncüsü yüzde 18... Dördüncüsü yüzde 9... Ve yüzde 39 alan isim Cumhurbaşkanı seçilecek. Matematik mümkün diyor. Ama siyaset aynı şeyi söyler mi? İşte asıl soru budur.
Böyle bir değişikliğin önünde ise sadece anayasa maddeleri değil, siyasal dengeler de duruyor. Öncelikle Meclis aritmetiği... Anayasa değişikliği için gerekli çoğunluk mevcut değil. Dolayısıyla yeni ortaklar gerekiyor. Tam da bu noktada DEM Parti'nin tutumu belirleyici hale geliyor. İktidarın son dönemde "Terörsüz Türkiye" başlığı altında yürüttüğü sürecin yalnızca güvenlik politikalarıyla açıklanamayacağını düşünenler var. Bu çevrelere göre süreç, aynı zamanda anayasa değişikliği için gerekli siyasal zemini oluşturma arayışının da bir parçası. Fakat siyaset tek taraflı pazarlık değildir. DEM Parti'nin de kendi öncelikleri ve beklentileri bulunuyor. Dolayısıyla mesele, sanıldığı kadar kolay görünmüyor. Her talep yeni bir pazarlık... Her pazarlık yeni bir düğüm...
Peki Meclis'te gerekli çoğunluk sağlanamazsa? O zaman geriye referandum kalıyor. 360 milletvekiline ulaşılırsa karar millete gider. İşte asıl risk de burada başlıyor. Çünkü referandumlar yalnızca anayasa maddelerini oylamaz. İktidarın karnesini de oylatır. Vatandaş sandığa giderken elindeki pusulada sadece "Evet" ya da "Hayır" yazmaz. Mutfaktaki yangını da götürür. Kirayı da...Emekli maaşını da...İşsiz kalan evladını da...Çiftçinin borcunu da.. Esnafın boş dükkânını da...
Yani referandum, çoğu zaman anayasa oylaması olmaktan çıkar; iktidara güven oylamasına dönüşür. Bu durumda AKP’nin dediği olursa ne ala ! Yok eğer halk referandumda “hayır” derse, AKP de silinir gider.