Uyku hazretleriyle birbirimize daldığımız uzun bir gecenin ardından sabah ezanıyla birlikte barışmaya karar verdik. Zira ikimiz de fena halde yorulmuştuk, bu anlamsız kavga nedeniyle. Daha çok bendim yorulan elbette, ama kabadayılığa o şeyi sürmenin alemi yoktu bizim dünyamızda. Bu nedenle uykuyu da kattım işin içine. Barışmak iyi gelmişti. Öğlene yakın bir zamana kadar dinlendirici iyi bir uyku çekebilmiştim sonunda…
O gün epey işim vardı. Son elli sayfası kalan bir kitabı okuyup bitirmem gerekti. Bitirdim. Pazara gitmem lazımdı. Zira taze meyve ve sebzenin, altmışı devirmiş bizim gibi tiplere çok daha iyi geldiğini öğrenmiştim yıllar önce. Akşama yemek düşünmem gerekiyordu, düşündüm ve iyi bir şey buldum. Anneler üzerine bir şeyler karalamaya karar vermiştim epey zaman önce. Onun için iki makale okumam gerekiyordu. Hallettim. Akşama bir saat kala yürüyüş bekliyordu beni. Gerçi yemeğin ardından bir kez daha çıkacaktım yürüyüşe, ancak bacaklara fazladan iş vermek de günah değildi sonuçta. Yürüdüm ve eve geldim.
Bir şekersiz kahve hazırladım ve koltuğa oturdum…
Telefon çalıyordu. Arayan iki erkek kardeşti. Hal hatırın ardından yaşlarımızla ilgili çeşitli sıkıntılardan epey bir zaman söz ettik.
“Daha dünkü çocuklardık. Şu hale bak. İhtiyarlar gibi ağırı ve sızılardan, kronik rahatsızlıklardan söz edip duruyoruz,” dedi yurt dışında olan ve yaşı altmışa vurmuş kardeş.
“Abi, hayata bak,” dedi en küçük erkek kardeş, “yaş daha elli, saçların yarısı tabahhur (yok oldu, buharlaştı) etti kafadan. Sakalda ise bir tane kara tel kalmadı yahu. Ama devam mücadeleye… Yakında yurt dışında birkaç yıl çalışma görünüyor…”
“Ben de emekliliği bekliyorum, bir yıl kaldı” dedi büyük kardeş, “ancak evde uzanıp yatmayacağım. Kafamda birçok şey var. Fiziksel olarak çalışacağım. Yoracağım, çalıştıracağım bedeni. Bu arada bu ağrı, sızı, kronik rahatsızlıklar yaşın getirdiği sıkıntılar daha çok. Ancak biz yaşlanmayı kabul etmiyoruz abi. Sanırım derdimizin çoğu bu…”
Üçümüz de sert hayatlar yaşamak zorunda kalmıştık. Dışımızdaki nedenlerin de etkisi vardı elbette bu hayatların inşasında. Ancak kafasızlıklarımızın da hatırı sayılır katkıları olmuştu.
“Sevgili biraderler,” dedim, “yaşlanmak değil, şuna yaş almak diyelim bence. Yaş alınca yaşlanmaz insan. Yaşlanmayı, yaşlığı kayıtsız şartsız kabul ettiğinde yaşlanmış oluyorsun. Üçümüz de iyi durumdayız. Her zaman yanımızda olacak üç aslan gibi kız kardeş ve bir erkek kardeşimiz var. Kayıp vermedik bu zamana kadar! Küçük bir ordu gibiyiz maşallah… Birinin derdine diğerleri koşuyor ve de koşacak. Bu, çok büyük bir nimettir! Akıl ve beden sağlığına dikkat ettik mi, enseyi karartmaya gerek kalmaz…”
“Güzel,” diye söylendim içimden görüşmenin ardından, “şimdi ılık Akdeniz akşamına bırak kendini usta…”