-------
Eskiler siyaseti tarif ederken bazen bir cümle kurar, ardından uzun uzun konuşmaya ihtiyaç bırakmazdı. Çünkü söz, hedefini bulmuş kurşun gibiydi. Bugün ise siyasetçiler saatlerce konuşuyor; cümleler uzuyor ama anlam kısalıyor.
Türk siyasetinin "belki de gelmiş geçmiş" en renkli siyasi isimlerinden biri Osman Bölükbaşı idi.. Halk arasında ona "TIRT OSMAN" derlerdi. 1950-1969 yıllarında aralıksız milletvekili seçildi. Millet Partisi'nin liderliğini yaptı. (1962-1972)
Bölükbaşı, bir söyleşide, siyaseti tanımlarken şöyle diyor; "Yüzünde göz izi yok sanarak siyaset denilen Leyla ya gönül verdim. Sonradan anladım ki, benden önce kırk beş bin kişinin nikahında geçmiş"
*
O dönemin siyasetçileri, zekâyı da mizahı da siyasetin ayrılmaz parçası sayıyordu. Rakibini incitirken bile dile estetik katıyor, eleştirisini aforizmaya dönüştürüyordu.
Bugün Meclis kürsüsüne bakıyorum... Eskiden kürsüden fikir yükselirdi; şimdi ses yükseliyor.
Eskiden parti değiştiren milletvekili haber olurdu; şimdi değiştirmeyen şaşkınlık uyandırıyor. Seçmenin verdiği vekâlet, bazen bir siyasi yatırım fonunun hissesi gibi el değiştiriyor. Sandıkta yazılan irade, kulislerde yeniden tercüme ediliyor.
Bölükbaşı, Turgut Özal'ın Anavatan Partisi için "kayıp eşya deposu" benzetmesi yapmıştı...
Bu benzetme, yalnızca bir dönemin ANAP'ına değil, galiba bütün çağların pragmatik siyasetine yazılmış evrensel bir teşhis gibi duruyor. Çünkü bugün birçok parti, ortak bir dünya görüşünün değil, ortak bir seçim hesabının çatısı hâline gelebiliyor. Aynı masada dün birbirine en ağır sözleri söyleyenler, ertesi gün "ülke menfaati" başlığı altında aynı fotoğrafa girebiliyor. Ertesi seçimde ise yeniden birbirlerini demokrasi düşmanı ilan edebiliyorlar.
Demek ki siyaset artık ideolojilerin değil, takvimlerin sanatı olmuş.
İnsan düşünmeden edemiyor...
*
Acaba partilerin giriş kapısına "İlkeler burada emanete bırakılır" yazılsa, kimsenin itirazı olur mu?
En ilginç tarafı ise seçmenin hafızasına duyulan güven. Daha doğrusu, unutacağına duyulan güven. Çünkü siyaset artık biraz da hafıza ile zaman arasındaki yarış. Seçmen unutmadan seçim gelirse hesap soruyor; seçim gelmeden unutursa siyaset kazanıyor.
Oysa demokrasi, yalnızca sandık değildir. Demokrasi biraz da mahcubiyet duygusudur; "Dün böyle demiştim, bugün neden tersini söylüyorum?" sorusunu kendine sorabilme cesaretidir.
Bizde ise öz eleştiri, nesli tükenmekte olan bir kuş gibi... Adını bilen çok, gören yok.
Yine de umudu tamamen kaybetmek doğru olmaz.
Nihayetinde siyaset; koltuk kapma yarışı değil; memleketi taşıma sorumluluğudur.
Belki de bugünün en büyük eksiği budur.
Artık siyaset çok konuşuyor ama az düşünüyor. Çok hesaplıyor ama az utanıyor.
Ve galiba en acısı...
Millet hâlâ geleceğini arıyor; siyaset ise hâlâ kendini.