Özgür Özel’i, CHP’nin son TBMM Grup toplantısında dinlerken düşündüm… Evet; ben 50 yıllık bir gazeteciyim. Ama aynı zamanda bir de siyasi kimliğim var ve 54 yıllık bir CHP’liyim… Sade bir üyelikten, Parti Meclisi üyeliğine kadar görev yaptım…

Ve kendime sordum; insanın ömrünü adadığı bir çınarın gölgesinden ayrılması mı daha zordur; yoksa o çınarın, kendi elleriyle budanıp kurutulmasına sessizce tanıklık etmesi mi? İşte bugün tam da böyle bir yol ayrımındayım. Bir yanda, kurucu değerlerine, devrimci ruhuna ve halkçı kimliğine inanarak ömrümü verdiğim Cumhuriyet Halk Partisi… Diğer yanda ise o partiyi halktan uzaklaştırmak için olmadık dümenler çeviren bir siyasi iradeye “isteyerek ya da istemeyerek” alet olup CHP'nin parçalanmasına zemin hazırlayan anlayış...Şimdi soruyorum kendime; kurumsal kimliğe sadakat mi daha değerlidir yoksa o kimliğin özünü yaşatacak yeni bir siyasal yürüyüşe omuz vermek mi?

Bugüne kadar hep statükoyla kavga ettim. Devletin yönetim anlayışından tutun da parti içindeki ideolojik sapmalara kadar, yanlış gördüğüm her şeye itirazım oldu. Siyaseti hiçbir zaman koltuk için yapmadım. Bir lidere biat etmedim, hiçbir zaman adamcılığın peşine düşmedim. Kendime değil, kuruma; kişilere değil, ilkelere sadık kaldım. "Önce insan" dedim. Vicdanı siyasetin merkezine koydum. Dilinden, dininden, etnik kökeninden, mezhebinden, cinsiyetinden dolayı hiç kimseyi ötekileştirmedim. Bu ülkenin her ferdini kendimden bildim. Yalana, dolana hırsızlığa, her türlü haksızlığa karşı çıktım. Adaletsizliğe karşı çıktım. Yolsuzluğa, talana, baskıya, korkuyla yönetmeye çalışan anlayışa karşı çıktım.

İstedim ki insanlar özgür olsun. İşi olsun, aşı olsun. Alın terinin karşılığını onuruyla alsın. İstedim ki kimse, kimseyi kendi ikbalinin basamağı yapmasın. İstedim ki Cumhuriyet'in hangi bedeller ödenerek kurulduğu unutulmasın. İstedim ki bu ülkenin insanı, Mustafa Kemal Atatürk'ün işaret ettiği çağdaş uygarlık yolunda yürüsün; kulluğu değil yurttaşlığı seçsin; biat etmeyi değil, düşünmeyi öğrensin. Atatürk benim için yalnızca tarihin büyük bir komutanı ya da Cumhuriyet'in kurucusu olmadı. O’nu hiçbir zaman 1930'ların içine hapsetmedim. İlke ve devrimlerini, zamana meydan okuyan bir akıl olarak gördüm. Gençliğe Hitabe'deki emanetin yalnızca korunmasını değil, geliştirilmesini de bir görev bildim. Çünkü Cumhuriyet, donmuş bir an değil; sürekli ileriye yürüyen bir iradedir. Bugün de aynı inançla yürüyorum.

Ama bütün bunların artık yetmediğini görüyorum. Cumhuriyetin çağdaş değerleri birer birer aşındırılıyor. Hukuk, evrensel ilkelerin değil, kişisel hesapların aracı hâline getiriliyor. Vicdanlar susturuluyor. Adalet terazisi eğiliyor. Ve günün sonunda fark ediyorum ki, demir parmaklıkların ardındaki siyasi tutsaklardan önce, aslında dışarıdakiler görünmez bir mahkûmiyetin içinde yaşıyor. İşte bu yüzden kendime aynı soruyu tekrar tekrar soruyorum:

Bugün yapılması gereken nedir? CHP'nin tarihsel ve kurumsal kimliğini korumak adına içeride kalıp mücadeleyi sürdürmek mi? Yoksa Cumhuriyet'in kurucu değerlerini ve halkın gerçek taleplerini yeniden buluşturacak yeni bir siyasal yol açmak mı? Bazen duygularım "kal" diyor. Gerçekler ise "yeni bir yol aç" diye fısıldıyor.

Belki de asıl mesele gitmek ya da kalmak değildir. Asıl mesele, hangi yolda yürürsen yürü, vicdanını, ilkelerini ve halkına verdiğin sözü geride bırakmamaktır. Çünkü insan, bir partiyi terk ederek değil; inandığı değerleri terk ederek kaybeder. Ve ben, ne olursa olsun, değerlerimi terk etmeyeceğim!