2019 yılının başlarıydı. Keyifsiz, can sıkıcı bir geceye hazırlanmalıydım. Telefonu karıştırıp iyi bir film aradım bir süre.

Ve bir film adı çarptı gözüme.

“Mutlu Ölüm.” Filmin adı buydu.

Albert Camus’nun aynı adlı eseri ile bağlantısı var mı yok mu diye küçük bir araştırma yaptım. Yokmuş. Devam…

Ne demek mutlu ölüm? Ölümün de mutlusu mu olurdu, cennet vaat edilse bile kimse isteyerek gitmezken bu dünyadan? Bilgisayardan filmi izlemeye koyuldum.

Yirmili yaşların ortalarında sevimli, duru bir genç kadının başına bir yığın felaket geliyor. Başına gelenlerle başa çıkabilmek için yollar ararken aklına bir kitap yazma fikri geliyor. Sıkıntılı zamanlar geçirirken kitabını yazıp bitiriyor. O sıralarda çok az ömrü kalmış yaşlı hastalara refakatçı arandığını haber alıyor ve haftanın birkaç gününü onlara ayırmaya karar veriyor. Ve aksi zengin bir edebiyat profesörünün odasında buluyor kendini. Adam huysuz mu huysuz… Genç kadına durmadan eziyet ediyor, kovuyor. Genç kadın pes etmiyor. Adamın azarlarından fırsat bulduğu bir anda bir kitap yazdığını söylüyor genç kadın.

Önce alaycı bir tavır takınan hasta, “Nerede bu yazdıkların bakalım,” diye soruyor günler sonra.

“Evde,” diyor genç kadın.

“Bir yazar adayı yazdığı kitabı hep yanında taşımalı,” diye tersleniyor profesör, “derhal git getir kitap taslağını!”

Genç kadın ertesi gün veriyor yazdıklarını profesöre. Ve iki gün boyunca iyi davranıyor adam kadına. Kitabı da o arada okuyor…

Hafta sonunu evinde geçiren genç kadın, hafta başında hastaneye gittiğinde adamın öldüğü haberini alıyor. Üzülüyor, ürküyor, korkuyor, acı çekiyor genç kadın. Zira adam kitabını okuduktan sonra ölüyor! Ya adam yazdıkları yüzünden ölüp gitmişse, vicdanının sesini nasıl susturacaktı? Kafasında bir yığın deli sorularla boğuşurken hastane koridorlarında, bir kadın beliriyor yanı başında…

“Kocamın yanında bulduğumuz kitap taslağını siz mi yazdınız,” diye soruyor kadın.

Dehşet içindeki genç kadın bir süre bakamıyor yaşlı kadının yüzüne. Acaba bir adamın ölümüne neden olmakla başına iş mi almıştı? Ve bu işin sonunda, vicdan sızısının yanında yıllar sürecek bir hapishane hayatı da mı bekliyordu onu?

Sonunda “Evet,” diyor genç kadın ürkekçe.

“Kocam sizin yazdıklarınızı okuduktan sonra huzur içinde öldü,” diyor yaşlı kadın, “yüz hatlarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Yazdıklarınız yanındaydı öldüğünde… Size çok teşekkür ederim. Bu zarfı alın lütfen, kartım da içinde. Herhangi bir ihtiyacınız olursa arayın lütfen…”

Bu kez muazzam bir rahatlama ve sevinç dalgası dolduruyor içini genç kadının.

Evine giderken bindiği otobüste açıyor zarfı.

Ve ünlü bir yayınevinin sahibi olan kadının, yazdıklarını bir kitap olarak basmayı önerdiğine tanık oluyor…

Hayat yaşanmaya değerdir ve sürprizlerle doludur efendim. İyi haftalar…