Dün, 1 Temmuz. Kabotaj Kanunu'nun kabul edilişinin 100'üncü yılıydı. Bu yasa, Türk milletine kendi denizlerinde egemen olma hakkını kazandırdı. Ancak denizlerde egemenlik, yalnızca güçlü bir donanmayla değil, denizle yaşayan bir toplum yaratmakla mümkündür.

Emekli Amiral Cem Gürdeniz'in de vurguladığı gibi, “Mavi Vatan” sadece askeri bir doktrin değildir; aynı zamanda bir deniz kültürüdür. O kültür ise vatandaşın denize kolay ulaşabildiği, amatör denizciliğin desteklendiği bir ortamda gelişir. Ne yazık ki bugün tam tersi yaşanıyor.

Önce bir kavramın hakkını verelim. Amatör; beceriksiz demek değildir. Kökeni Latince "amor", yani sevgi kelimesinden gelir. Amatör, yaptığı işi para için değil, tutkuyla yapan kişidir. Türk denizciliğinin unutulmaz başarılarının altında da bu ruh vardır. Sadun Boro’nun dünya seyahati, Osman Atasoy'un Antarktika seferi, Erkan Gürsoy'un Kuzeybatı Geçidi yolculuğu bunun en güzel örnekleridir. Bugün ise amatör denizciler artan bürokrasi, ağır maliyetler ve yeni yasaklarla denizden uzaklaştırılıyor.

Yeni düzenlemeler, yıllardır aynı tekneyi güvenle kullanan denizcileri yeniden sınava sokmayı öngörüyor. Hayatını denizde geçirmiş insanların, masa başında hazırlanan kurallarla yeterliliklerini yeniden ispat etmeye zorlanması, güvenlikten çok bürokrasiyi büyütüyor.

Sorun bununla da sınırlı değil. Marina ücretleri zaten birçok tekne sahibini zorlayacak seviyeye ulaştı. Şimdi koylarda demirleme yerine ücretli tonoz sisteminin yaygınlaştırılması konuşuluyor. Halkın serbestçe yararlandığı doğal koylar, giderek ücretli kullanım alanlarına dönüşüyor.

Atık alım sistemi de çevreyi korumaktan çok ceza mekanizmasına dönüşmüş durumda. Atığını vermek isteyen denizci çoğu zaman yeterli altyapı bulamazken, ağır para cezalarıyla karşı karşıya kalıyor. Buna karşılık, çevreye asıl yük oluşturan büyük tekneler konusunda aynı etkin denetimin yapıldığına dair güçlü bir kanaat oluşmuş değil. Oysa çevre koruma, yalnızca yasak ve cezalarla sağlanamaz. Önce altyapı kurulur, sonra denetim yapılır. Denizcilik kültürü de baskıyla değil; eğitimle, teşvikle ve denize erişimin kolaylaştırılmasıyla gelişir.

Kabotaj Kanunu'nun ikinci yüzyılına girerken kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Denizlerimizi gerçekten koruyor muyuz, yoksa denizden kopan bir toplum mu oluşturuyoruz? Çünkü denizciliğin geleceğini belirleyecek olan, yalnızca yönetmelikler değil; denizi seven insanlara nasıl davrandığımız olacaktır.