Bizim çok partili sistemimiz, hâlâ yanlış yazılmış bir reçeteye tutunmuş gibi… Eskiden seçim öncesi, devletin en hassas unsurlarını siyasetin gölgesinden kurtarmak için İçişleri, Adalet ve Ulaştırma gibi üç bakanlığın tarafsız” ellere teslim edilmesi gerektiği kuralı vardı. Bu kural, 2017’deki değişiklik ile Anayasa’nın 114’ünçü maddesinden çıkarıldı. Dendi ki; “Olur mu öyle şey? Artık o günler geçti. Anayasa’da yazması gerekmiyor. Seçimlerde kimse kimsenin hakkını yemez ve yedirmez !”

Ama gel gör ki; Adalet ve İçişleri Bakanlıklarında yapılan değişiklik bunu söylemiyor… Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yerine de Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi’nin getirilmesi hem bu yorumu erozyona uğratıyor hem de “baskın seçim hazırlığı” izlenimi veriyor.

Akın Gürlek’in İstanbul’daki kamuoyu nezdinde bilinen hikâyesi, sadece bir isim değişikliği değildir. CHP’ye yönelik operasyonların gölgesinde öne çıkan bir figür olarak, adalet mekanizmasının siyasal çarkla nasıl iç içe geçebileceğine dair tartışmalar zaten uzun süredir sürüyordu. Bir savcıyı, adaletin bekçisi olarak atanan konumdan alıp, bizzat adaletin başına oturtmak, kör göze parmak sokmak gibidir.

Mustafa Çiftçi’nin profiline bakıldığında ise… Erzurum Valiliği’nden İçişleri’ne uzanan bu atama, sadece bürokratik bir terfi meselesi değil; aynı zamanda bir dünya görüşünü devletin en kritik güvenlik aygıtına taşımaktır. Onun laiklik algısı, milli mücadele tarihiyle kurduğu mesafe ve sembolik tercihleri, bu atamanın sıradan bir rotasyon olmadığını söylüyor.

***

Uzatmayayım; bu atamalar yalnızca bir “kabine değişikliği” değildir. Bu; gücün tahsis edildiği alanın yeniden biçimlenmesidir. Seçim maratonu öncesi, devletin en hassas noktalarının siyasi iradeye daha yakın yüzlerle doldurulması demektir. Bu bakımdan, iki gün önce TBMM’de yaşanan yumruklu kavga, sadece bakan yemin töreni sırasında olmadı; o kavga, aynı zamanda zihnimizde, vicdanımızda ve demokratik hassasiyetlerimizde de yaşandı. Bugün Türkiye, “hukukun üstünlüğü” ve “tarafsız kamu yönetimi” gibi kavramları savunuyor görünse de bu kavramların fiiliyatta nasıl icra edildiği ortada.

Sormak lazım; halk adına seçilenlerin yetkisi ne kadar sınırlı? Devlet mekanizmasını yönetenler gerçekten seçim sürecinin adil işlemesini mi gözetiyor? Yoksa yalnızca “gücün sürekliliği”ni sağlamak için araçsal bir pratiğe mi sarılıyor?

Bu kabine değişikliği, tarihimizin ağır satırlarına kendi mürekkebini akıttı. Ve bizler; gazeteciler, yazarlar, halkın vicdanı… Eğer sorgulamaya devam etmezsek; bu topraklarda demokrasi adına savunacak başka kelime bulamayız. Çünkü siyaset, sadece iktidarın tanımı değildir. Aynı zamanda, “iktidarın sınırlarının da çizildiği” yerdir.