Aynı kişi; bir gün bürokrat, ertesi gün siyasetçi… Bir gün bakan yardımcısı, ertesi gün savcı, yargıç genel müdür… Ardından bakanlık koltuğu… Liyakat, bilgi, birikim, deneyim hak getire… Yeter ki “Benim adamım” olsun anlayışı…
Eski valilerden merhum Recep Yazıcıoğlu, bir söyleşide bu duruma isyan etmişti… Ve demişti ki; “Bugün Türkiye’de bütün makamlar siyasi oldu. Nerdeyse odacılık bile siyasi makam haline gelecek. Her yere siyaseten geliniyor. İyi de Türkiye bu kafayla nereye kadar gider?”
Demokratik teamülleriyle övünen Amerika Birleşik Devletleri’ne bakın...Başkan değişir, perde değişmez. Aktör gider, sahne durur. Bürokrasi dediğiniz şey bir teknik akıldır; mühendisliktir, hafızadır, kurumsal disiplindir. Başkan ya da ülkeyi yöneten irade siyasi olabilir ama memuriyet teknik bir iştir. Devlet ciddiyeti dediğiniz şey de tam olarak budur: Kuralların kişilere göre eğilip bükülmemesi…
Bizde ise tablo epey karışık… Genel müdür dün bürokrat, bugün siyasetçi; il müdürü dün teknik adam, bugün partili reflekslerle pozisyon alan bir figür. Üniformalar aynı, zihinler tek tip. Robotik bir itaat zinciri… Soru sormayan, risk almayan, imza atmaktan çekinen bir bürokrasi.
Şimdi dürüst olalım: Liyakat bir romantik hatıra mıdır? Uzmanlık, bir CV süsü müdür? “Benim adamım” kültürüyle kurumsal kapasite inşa edilebilir mi?
Bu soruların cevabı retorik değil, ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurur. Çünkü liyakatı askıya aldığınızda, verimlilik düşer; verimlilik düşünce kamu hizmeti zayıflar. Kamu hizmeti zayıfladığında ise devletle vatandaş arasındaki güven köprüsü yıkılır.
Devlet dediğiniz aygıt, bir siyasi vesayet mekanizması değildir. Vali, devletin valisidir; bir partinin değil. İl müdürü kamu görevlisidir; bir il başkanının saha temsilcisi değil. Bürokrat teknik akıldır; seçim afişi değil.
Demokratik toplumlarda siyaset çerçeveyi çizer, bürokrasi o çerçevenin içinde aklı işletir. Siyaset yön verir, bürokrasi icra eder. Bu ayrım silindiğinde ortaya çıkan şey, kurumsal devlet değil; yönetim krizi olur. Her gelenin kadro mühendisliği yaptığı bir düzende hafıza sıfırlanır. Hafıza sıfırlanınca da her şey yeniden icat edilir. Her icat da millete zaman ve para kaybettirir. Ancak Türkiye’nin meselesi sadece “devleti yöneten” kadro meselesi değil, bir zihniyet meselesidir. Devleti kalıcı bir organizma olarak mı görüyoruz, yoksa dönemsel bir ganimet alanı olarak mı? Esas yanıtı aranan soru budur !
Elbette ülkeyi siyaset yönetecek. Elbette halkın iradesi sandıkta tecelli edecek. Ama sandık, devletin teknik aklını tasfiye etme yetkisi vermez. Sandık, siyasete yönetme yetkisi verir; kuralları keyfileştirme ruhsatı değil !