İzmir Limanı’nın temeli 1958 yılında atıldı. Limanın tamamlanıp hizmete girmesine kadar geçen sürede kentin deniz taşımacılığındaki bütün yükünü, bugünkü Gümrük ile Pasaport arasında uzanan yaklaşık 600 metrelik rıhtım taşıdı.
Geçen yüzyılın başlarından itibaren öylesine canlı bir hayat vardı ki burada; rıhtım yalnızca İzmir’in ticaretine değil, kentin ekonomik zenginliğine, sosyal yaşamına ve hatta kültürüne de damgasını vurdu.
Aslında hikâye çok daha eskilere, 1650-1670 yılları arasına uzanıyordu. Kadifekale’den sökülen taşlar önce Kemeraltı’nın, ardından denizin doldurulmasıyla oluşturulan rıhtımın yapımında kullanıldı. Bu gelişme, İzmir’in kuzeybatıya doğru nefes almasının ve özellikle Batı yönünde büyümesinin de önünü açtı.
1800’lü yıllara gelindiğinde ise ihtiyaç değişmişti. Deniz taşımacılığı hızla gelişiyor, Anadolu’nun Batı’ya açılan kapısı İzmir’e modern bir rıhtım kazandırılması zorunlu hale geliyordu.
Yerel yöneticiler 1862 yılında kazıklar çakarak bir Kordon oluşturmak için harekete geçti. Birkaç yıl sonra Charnaud, Guarracino ve Barker adlı üç İngiliz girişimci bu işe talip oldu. Kurdukları İzmir Rıhtım Kumpanyası bir proje hazırladı ve iş, Fransız Dassaud kardeşlerin kurduğu şirkete ihale edildi.
Buharlı ve yüksek tonajlı gemilerin peş peşe İzmir Körfezi’ne gelmeye başladığı, ancak açıkta demirleyerek yüklerini mavnalarla boşaltmak zorunda kaldıkları günlerdi. Dolayısıyla rıhtım projesinin hızlandırılması kaçınılmazdı.
Dassaud kardeşler işe bugünkü Gümrük bölgesinden başlayıp Pasaport’a kadar uzanan bölümden başladılar. Gümrük binası bugünkü Konak Pier’in bulunduğu yere kuruldu. Ardından kömür depoları, karantina binası, gümrük ve antrepolar, postane ve telgraf idaresi ile Pasaport binası peş peşe yükseldi.
Ticaretin hareketlenmesiyle rıhtımın karşısındaki bölgelerde de büyük hanlar ve iş merkezleri ortaya çıktı. Buca ve Bornova’da yaşayan Aliotti, Nişli Ali Efendi, Paterson, Whittall, Balyozoğlu ve Hacı Davut Ferkuh gibi isimler, denizin hemen karşısında devasa yapılar kurarak bu hareketliliğe katkıda bulundular.
Edinilen bilgilere göre daha o yıllarda rıhtım çevresinde 15 otel ile 25 restoran ve bar bulunuyordu.
Mendireğin de tamamlanmasıyla rıhtım artık İzmir’in en hareketli noktalarından biriydi. Anadolu’nun dört bir yanından gelen pamuk, üzüm, incir, zeytin, kömür, kereste ve buğday gibi ürünler buradan gemilere yükleniyor; gemilerle gelen mallar da yine buradan Ege’nin ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağıtılıyordu.
Rıhtım gün boyu tahmil tahliye işçileriyle dolup taşardı.
Seyyar şatlar yükten geçilmez, özellikle Gümrük önleri zaman zaman yayaların bile yürümekte zorlandığı bir görüntüye bürünürdü.
Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gelen yağız tahmil tahliye işçileri rıhtımın adeta birer rengiydi. Yerel kıyafetleri içinde ağır yüklerin altına girer, kimi zaman sırtlarına sardıkları kalın halatlarla tonlarca ağırlıktaki mavnaları hareket ettirirlerdi.
Bu işçilerin başında ise “çavuşlar” bulunurdu.
Çavuşlar otoriter kişilerdi. İşçileri onlar organize eder, işlerin düzenli yürümesini sağlarlardı. Rıhtımın kendi düzeni, kendi hiyerarşisi vardı.
1922 yangınında yanan, daha sonra iskele olarak yeniden inşa edilen Pasaport binası ise egzotik mimarisiyle rıhtımın en dikkat çekici yapılarından biriydi. Çevresi de kısa sürede başlı başına bir yaşam merkezine dönüştü.
1860’lı yıllarda İzmir-Aydın demiryolu hattının yapılmasıyla birlikte, Punta Mahallesi’nden gelen demiryolu hattı Kordon’la ilişkilendirildi. Gemilerden indirilen yüklerin vagonlara daha kolay aktarılabilmesi için demiryolu hattı yaklaşık 2,5-3 kilometre kadar uzatıldı.
O yıllarda trafik rahat olduğu için bu sistem amacına hizmet etti. Ancak Alsancak Limanı’nın yapılmasıyla birlikte hattın varlığı giderek sorun yaratmaya başlayınca kaldırıldı.
Rıhtım artık yalnızca ticaretin değil, İzmir’in sosyal hayatının da kalbinin attığı yerdi.
Tahmil tahliye işçilerinin yanı sıra seyyar satıcılar, falcılar, iş arayanlar, misyonerler ve daha nice insan bu hayatın parçasıydı.
Bir başka deyişle rıhtım, İzmir’in küçük bir aynasıydı.
Buradaki hareketlilik yıldan yıla değişiyordu. Bu değişim, aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun bu önemli liman kentindeki ekonomik yapının da bir göstergesiydi.
Kapitülasyonların etkisiyle yabancı yatırımcılar İzmir’e büyük bir cesaretle geliyordu. Kordon boyunca Rum, İngiliz, İtalyan ve Amerikan kökenli kumpanyaların temsilcilikleri sıralanıyordu.
Türkler ise denizcilik sektörüne uzun süre mesafeli kaldı. Sektörde daha çok beden gücüyle varlık gösterebildiler. Yaklaşık 600 metrelik İzmir Rıhtımı’nın saltanatı 1960’lı yılların sonlarına doğru sona erdi. Alsancak Limanı’nın ilk etap inşaatı tamamlanmış ve liman hizmete girmişti.
Limanın Alsancak’a taşınmasıyla birlikte Gümrük-Pasaport arasındaki denizcilik hareketliliği de yavaş yavaş yeni bölgeye kaydı. Artık daha büyük tonajlı, daha modern gemiler İzmir’e geliyor; yeni kuşak denizciler bu gemilere yük temin ediyor, gelen yükleri indirerek ticaretin ve ekonominin canlılığını sürdürüyorlardı.
Zaman içinde birkaç Levanten aile varlığını korusa da denizcilik sektörü giderek Türk armatörlerin ağırlık kazandığı bir yapıya dönüştü.
Ama İzmir rıhtımı yalnızca taş, demir, gemi ve yükten ibaret değildi. Orada İzmir’in sesi vardı. İşçinin teri, tüccarın telaşı, gemi düdükleri, seyyar satıcının sesi, vapurların hareketi, hanların ve depoların kalabalığı... İzmir’in kalbi gerçekten de bir zamanlar rıhtımda atardı. Bugün geriye baktığımızda o hareketliliğin önemli bir bölümü artık yok. Ama rıhtımın taşıdığı tarih, İzmir’in hafızasında yaşamaya devam ediyor. Ve bu kentin denizle kurduğu bağ, bütün değişimlere rağmen hâlâ sürüyor. Bu zenginlik ve güzellik devam ediyor.
KAYNAK: GAZETECİ YAZAR TAYFUR GÖÇMENOĞLU