Sabahın ilk ışıkları daha dağın başına değmeden, bir şehir uyanmadan öldü. Bir çocuk, henüz rüyasının ortasında, annesinin sesini duyamadan gitti. Bir ev, bir mahalle, bir sokak… Yukarıdan bakıldığında, haritanın üzerinde bir nokta gibi görünen o yerler, aslında insanların kalbiydi. Şimdi o kalbin yerinde bir duman yükseliyor.
Emperyalizm yine bildiğini yaptı. Güçlü olan konuştu, zayıf olanın sesi enkazın altında kaldı. Amerika’nın demirden kanatlı kuşları ve İsrail’in gökyüzünü yaran ateşi, İran şehirlerinin üstüne sindi. O şehirler ki; içinde pazara giden yaşlılar vardı… Sabah ezanından sonra çay demleyen babalar vardı, okul çantasını sırtına yeni takmış çocuklar vardı. Ama bombalar onların adını bilmez. Onlar sadece adrese teslim gider.
İşte emperyal düzen böyle bir şeydir. Birileri dünyayı satranç tahtası sanır. Şehirleri piyon, insanları sayı, çocukları ise istatistik yapar. Oysa bir çocuğun ölümü; ne istatistik ne de diplomasi metnidir… Sadece bir annenin, yürek dağlayan figanıdır.
Uluslararası hukuk dedikleri şey ise çoğu zaman güçlülerin cebinde taşıdığı bir mendile benzer. İstedikleri zaman çıkarır, istedikleri zaman unutur. Bugün “güvenlik” derler, yarın “önleyici saldırı”. Dün “barış operasyonu” dediler, bugün “stratejik denge”. Ya da insan hakları ve demokrasi… Hepsi bahane… Kelimeler değişir ama toprağa düşen insan değişmez.
Ama asıl acı olan yalnızca bombalar değildir. Asıl acı olan, koskoca bir İslam dünyasının bu yangının karşısında bir pazar kalabalığı gibi dağınık durmasıdır. Her biri başka bir hesaba bakar. Biri petrol fiyatını düşünür, biri sarayını, biri koltuğunu… Oysa yanan şey yalnızca bir ülke değildir. Yanan şey insanlık vicdanıdır.
Ancak, tarih bize gösterir ki; “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz.” Toprağın üstüne kurulan zulüm sarayları eninde sonunda çöker. Çünkü dünyanın gerçek sahipleri generaller, bankerler, petrol şirketleri, şıhlar, şeyhler, ağalar değildir. Dünyanın gerçek sahipleri tarlaya tohum ekenlerdir, çocuğunu okula götürenlerdir, akşam evine ekmek götürmeye çalışanlardır.
Bugün bombalanan şehirlerin üstünde kara dumanlar yükseliyor olabilir. Ama o dumanın içinde bir hakikat de yükseliyor. İnsanlık; artık zalimin mazluma eziyetini taşımakta zorlanıyor. Ve bir gün, bir yerden, belki de o enkazların arasından bir ses yükselecek.
Bir annenin sesi, bir çocuğun sesi, bir halkın sesi. Ve o ses diyecek ki:
“Yeter !”
Belki bir temenni, bir rüya gibi gelecek ama ben buna inanmak istiyorum. Çünkü tarih boyunca hiçbir eşkıya, sonsuza kadar hükümdar kalmadı, kalmayacak da… Dünya er ya da geç yeniden insanın ve insanlığın olacak.