BAZI HİKÂYELER ANLATILDIKÇA YAŞAR. VE BAZI USTALAR, UNUTULMADIKÇA GERÇEKTEN HİÇ GİTMEZLER


Ahmet Örs gibi ustalarla karşılaştığınızda durup düşünün. O ellerin ne kadar çok şey ürettiğini, ne kadar çok hikâyeye dokunduğunu hatırlayın. Ve o hikâyelerin kaybolmasına izin vermemek için, en azından onları dinleyin.


Düşünün, yaşıtları büyük olasılıkla ya çocuklarının yanında, ki hayırlı evlatları varsa; ya da huzurevlerinde ömür tüketiyor, sağlıkları yerindeyse… Ama ilerleyen yaşlarına rağmen, mesleklerini sürdüren, hatta bazı gelenekleri yaşatmaya çalışan insanlarla tanışmak, onlarla sohbet etmek öyle keyif veriyor ki bana, anlatmak isterim.
Biz onlara “Son Ustalar” diyoruz. Ama onlar ilerleyen yaşlarına karşın, direniyor, gençlere örnek olmaya çalışıyorlar. Mesleğin ölmemesi ve yok olmaması için yanlarında çırak yetiştirmek istiyorlar; çıraklar önce ne kadar maaş alacaklarını sorduğu için kapıdan bile sokmuyorlar. Bu konuda dert yanıyorlar, çünkü yok olacak bu meslekleri yarın sürdürecek kimse kalmayacak, anılarda, belgesellerde yaşayacaklar.
El yapımı ayakkabı ustası 84 yaşındaki Ahmet Örs, daha birkaç yıl daha sürdüreceğini söylüyor ama benim gördüğüm sağlığı izin verdiği sürece yaşamının son anına kadar makinenin başından ayrılmaz, elinden çekici, yapıştırıcıyı ve iğneyi bırakmaz. O da çırak yetiştiremediği için dertli mi dertli… Yıllar önce sıfırdan ayakkabı üretip satışını yapan, hazır ayakkabıların çıkmasıyla birlikte talep olmayınca tamirciliğe dönen Ahmet Usta’nın dükkanı Saatli Cami’nin arka sokağının çıkış kapısının tam karşısında.

Ustalık böyle bir şey


Küçük ama her türlü alet ve edevatın, dikiş makinelerinin bulunduğu ortam insanı adeta büyülüyor. Ahmet Usta, gelip giden müşterilerine bir baba, bir amca ve bir dede sıcaklığıyla yaklaşıyor, onlara çay ikram ediyor. Tamiri yaptığı sırada sohbet ediyor, anılarını anlatıyor. Ben çalışmasını görmek için uzun yıllardır giymediğim ve minik bir söküğü olan ayakkabımı giyip gelmiştim sohbet etmeye. Ahmet Usta ayakkabımı titizlikle inceledi, yapıştırıcıyı sürüp makinenin başına geçti, öyle ustalıkla dikiş attı ki, eski dikişlerin yanında yeni atılan dikişi bulmak mümkün olmadı.
Yunan’dan kalan yüz yıllık örs
Tabii haklı olarak, Ahmet Örs, elinde yüz yıllık Yunanlardan kalma örsü göstererek, “Bana, deri, kösele versinler, ölçüsü alıp sıfırdan tertemiz ayakkabı yaparım, hazır yapılanlar benim yaptığımın yanında sönük kalır” diyecek kadar da iddialı. Çocuklarının bu mesleği öğrendiğini, ancak, buradan elde edilecek gelirle ev geçindirmenin mümkün olmadığını belirten Ahmet Örs, “Onlar çarşı içinde, yine ayakkabı satışı üzerine benim adımı verdikleri bir dükkan açtılar, orada ekmeklerini çıkarıyorlar. Torunlarım da var ancak onlardan da ilgi duyan olmadı bu mesleğe. Çıraklar geldi yanıma, ne kadar maaş alacağını sordu. Ben onları kibarca gönderdim, önce mesleği öğrenip sonra nasıl para kazanacaklarını düşünmeden, para derdine düşen çırak bu mesleği öğrenemez” diye dert yanıyor.

12 yaşında başlayan çıraklık


Yüksek tansiyonu ve arada bir kendisini yoklayan şekerine karşın, açık zihniyle, dünü bugünü tüm çıplaklığıyla hatırlayan, anılarını keyifle anlatan 84 yaşındaki Ahmet Örs ustaya gıpta etmemek mümkün değil. 12 yaşında dededen ve babadan gelen kunduracılık zanaatını bugüne kadar hiç sekmeden sürdüren ve sürdürmeye niyetli görünen Ahmet Örs ile sohbet etmek, mesleğinin dünüyle bugünü kıyaslamasını dinlemek o kadar keyifliydi ki, ayakkabı tamir işiniz varsa mutlaka uğrayın, bir “merhaba” deyin, çayını için. Tamir işiniz yoksa bile tarihi Saatli Cami’nin büyüleyici atmosferini gezin, arka kapıdan çıkıp tam karşısındaki, kapısında Ahmet Örs yazan mekana başınızı uzatıp, “İyi işler” dileyin…
Çünkü o kapıdan içeri adım attığınız anda yalnızca bir ayakkabı tamirhanesine değil, zamanın yavaş aktığı, emeğin hâlâ kıymet gördüğü bir dünyaya girmiş oluyorsunuz. Duvarlarda asılı eski kalıplar, yılların izini taşıyan çekiçler, kösele parçaları ve her biri ayrı bir hikâyeye tanıklık etmiş aletler… Hepsi sessizce konuşur gibi. Ahmet Usta’nın elleri ise o hikâyelerin yaşayan devamı.
Bir süre sonra fark ediyorsunuz ki, bu mekân sadece ayakkabıların değil, hatıraların da onarıldığı bir yer. Gelen her müşteriyle birlikte başka bir hikâye açılıyor. Kimi eski bir dosttan, kimi çoktan kapanmış bir dükkândan, kimi de artık sokaklarda rastlanmayan bir meslekten söz ediyor. Ahmet Usta dinliyor, anlatıyor, hatırlıyor… Ve siz de bu sohbetin bir parçası haline geliyorsunuz.

Şehirlerin hafızasını taşıyorlar


Aslında bu sadece Ahmet Usta’ya özgü bir durum değil. “Son Ustalar” dediğimiz o insanlar, yaşadıkları şehirlerin hafızasını da sırtlarında taşıyorlar. Onlar birer zanaatkâr olmanın ötesinde, geçmiş ile bugün arasında kurulmuş köprüler gibi. Her biri kendi alanında birer yaşayan arşiv. Ama ne yazık ki bu arşivler yavaş yavaş kapanıyor.
Bugün bir terziye, bir sıcak demir ustasına, pamuk atıcıya, bir semerciye, bir bakırcıya ya da bir yorgancıya rastlamak eskisi kadar kolay değil. Oysa bir zamanlar bu meslekler, mahallelerin vazgeçilmez unsurlarıydı. Sabahın erken saatlerinde açılan dükkânlar, akşamın geç saatlerine kadar süren bir emek… Çıraklıkla başlayan, ustalıkla taçlanan bir hayat hikâyesi…
Şimdi ise o dükkânların yerini büyük mağazalar, zincir markalar, seri üretim ürünler aldı. El emeğinin yerini makineler, sabrın yerini hız, ustalığın yerini ise standart kalıplar… Belki daha hızlıyız, belki daha ucuz üretiyoruz ama bir şeyleri de kaybediyoruz. O “ruhu”…

Emek, sabır ve ustalık


Ahmet Usta’nın söylediği gibi; bir ayakkabı sadece ayağa giyilen bir eşya değildir. İçinde emek vardır, sabır vardır, ustalık vardır. Bir çift ayakkabı günlerce, bazen haftalarca süren bir çalışmanın sonucudur. Ölçü alınır, kalıp hazırlanır, deri seçilir, kesilir, dikilir… Her aşaması ayrı bir özen ister. Ve sonunda ortaya çıkan ürün, sadece bir ayakkabı değil, ustasının imzasını taşıyan bir eserdir.
Bugün ise çoğumuz ayakkabıyı bir sezonluk tüketim ürünü olarak görüyoruz. Yıprandığında tamir ettirmek yerine yenisini almayı tercih ediyoruz. Belki de bu yüzden Ahmet Usta gibi ustalar, sadece mesleklerini değil, aynı zamanda bir yaşam biçimini de kaybetmekten korkuyorlar.
Onların en büyük üzüntüsü ise, bu mesleği devredecek kimse bulamamak. Çıraklık kültürünün yok olmasıyla birlikte, ustalık da yavaş yavaş tarihe karışıyor. Oysa eskiden bir çocuk, bir ustanın yanında yıllarca çalışır, önce süpürge tutar, sonra çivi çakar, zamanla işi öğrenir ve en sonunda kendi dükkânını açardı. Bu sadece bir meslek öğrenme süreci değil, aynı zamanda bir hayat terbiyesiydi.
Bir “merhaba” demek…
Belki de yapılması gereken şey çok basit… Onları ziyaret etmek. Bir “merhaba” demek. Anlattıklarını dinlemek. Çaylarını içmek. Ve en önemlisi, hâlâ var olduklarını hissettirmek. Çünkü bazen bir ustayı yaşatan şey, yaptığı işten çok, gördüğü değerdir.
Kim bilir… Belki bir gün içimizden biri çıkar, o eski dükkânlardan birinin kapısını yeniden açar. Belki bir genç, sabretmeyi öğrenir ve bir ustanın yanında yetişir. Belki de “Son Ustalar” dediğimiz o insanlar, aslında son olmaz…
Ama o güne kadar, Ahmet Usta gibi ustalarla karşılaştığınızda durup düşünün. O ellerin ne kadar çok şey ürettiğini, ne kadar çok hikâyeye dokunduğunu hatırlayın. Ve o hikâyelerin kaybolmasına izin vermemek için, en azından onları dinleyin.
Çünkü bazı hikâyeler anlatıldıkça yaşar.
Ve bazı ustalar, unutulmadıkça…
Gerçekten hiç gitmezler.

Ahmet Ors (2)



Önce maaşı soran
çırak istenmiyor

Bugünün gençleri ise daha hızlı kazanmak, daha kısa yoldan sonuca ulaşmak istiyor. Bu da sabır isteyen zanaatlara olan ilgiyi azaltıyor. Ahmet Usta’nın kapıdan çevirdiği çıraklar aslında bu değişimin en somut göstergesi. Önce maaşı soran bir çırak, bu işin ruhunu kavrayamaz diyor ya… Belki de en çok bu yüzden üzülüyor.
Ama yine de umudunu tamamen kaybetmiş değil. Konuşurken gözlerinin içi hâlâ parlıyor. Deriye dokunduğunda, iğneyi eline aldığında, makinenin başına geçtiğinde o eski heyecanı hissediyorsunuz. Sanki yıllar onun üzerinden geçmemiş gibi. Belki de onu ayakta tutan şey tam olarak bu: yaptığı işe duyduğu sevgi.
Ahmet Usta gibi insanlar bize şunu hatırlatıyor: Bir meslek sadece para kazanmak için yapılmaz. O meslek aynı zamanda bir kimliktir, bir duruştur, bir yaşam biçimidir. Ve bazı değerler, ne kadar zaman geçerse geçsin, yerini hiçbir şeyle dolduramaz.