“Memleketim, memleketim, memleketim,

ne kasketim kaldı senin ora işi

ne yollarını taşımış ayakkabım,

son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,

Şile bezindendi.

Sen şimdi yalnız saçımın akında,

enfarktında yüreğimin,

alnımın çizgilerindesin memleketim,

memleketim,

memleketim...” Nazım Hikmet

Memleket kavramı Türk şiirinde genellikle coğrafya, kimlik ve hatıra üçgeninde yorumlanır. Ancak bu dizelerde memleket, yalnızca gidilen ya da geri dönülen bir yer değildir; beden üzerinde biriken izlerle içselleşmiş bir varlık hâline gelir. Nazım Hikmet, sahip olduğu eşyaların yokluğundan yola çıkarak memleketi maddesel bir gerçekliğin ötesine taşır ve onu tamamen belleğin, zamanın ve acının bir ürünü gibi yeniden kurar.

Eşyaların eskimiş ya da yitirilmiş oluşu, zamanın şaire dışarıdan değil, bizzat onun üzerinden aktığını gösterir. Bu durum, kaybın katı bir gerçeklik olarak değil, hatırlamayı tetikleyen bir boşluk olarak işlediğini ortaya koyar. Nesneler ortadan kalktıkça, memleket maddeden manaya doğru çekilir; görünmez hâle geldikçe daha içsel bir forma kavuşur. Bu dönüşüm, şiirdeki temel paradoksu oluşturur: Yokluk, memlekete dair duyguyu yok etmek yerine yoğunlaştırır.

Dizelerde memleket artık uzakta bir yer değil, şairin bedeninde taşınan izlerin toplamıdır. Saçtaki aklar, alnındaki çizgiler, yürekteki kırılmalar, yalnızca biyolojik yaşlanmanın değil, memleketle geçirilen yılların ve memleketten uzak kalmanın duygusal ağırlığının göstergesidir. Bu yönüyle beden, bir tür kişisel harita işlevi görür. Hikmet, memleketi artık hatıralar üzerinden değil, fiziksel varlığının üzerinde birikmiş işaretler aracılığıyla taşımaktadır. Böylece memleket “gidilen” bir yer olmaktan çok, insanın kendisiyle birlikte sürüklediği bir yüke dönüşür. Bu durum, mekânın dışsallıktan içselliğe evrildiği modern şiir anlayışıyla da örtüşür.

“Şile bezi” ayrıntısının verilmesi, memleketin kültürel boyutuna işaret eder. Yerel dokuma geleneğini temsil eden bu ayrıntı, memleketin yalnızca bir yer değil, aynı zamanda bir üretim tarzı, bir estetik, bir yaşam biçimi olduğunu gösterir. Bu kültürel öğe, memlekete dair duygunun somut bir hatırlatıcısıdır. Kaybolmuş olsa bile varlığı şiirde memleketin kültürel sürekliliğini simgeler. Böylece memleket hem kayıpla hem kültürle aynı anda anlam kazanır.

Nazım Hikmet 2

Nâzım Hikmet, şiir yolculuğuna hece ölçüsüyle adım atsa da, daha başlangıçta içerik yönünden dönemin hececilerinden ayrılan bir çizgiye sahipti. Şiirdeki gelişimi ilerledikçe hecenin sınırlarını dar bulmaya, kendine daha özgür bir ifade alanı açacak yeni biçimler aramaya başladı. 1922–1925 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde geçirdiği ilk dönem, bu arayışının en yoğun yaşandığı yıllar oldu. Hem söyleyiş hem de yapı bakımından çağdaşlarından belirgin biçimde farklılaşan Nâzım, hece ölçüsünü bırakarak Türkçenin ses yapısından doğan ritme yaslanan serbest ölçüye yöneldi. Bu süreçte Mayakovski’nin dinamizminden ve fütürizmi benimseyen genç Sovyet şairlerinin yenilikçi tavrından da derin biçimde etkilendi.