Bir ülke düşünün…Adaletin en tepesindeki makamın sahibi, kürsüde konuşurken boğazı düğümleniyor. “Allah bizi kimsenin hakkıyla huzuruna çağırmasın…” derken sesi titriyor, kelimeler boğazında düğümleniyor ve gözleri doluyor.

Hatırlayacaksınız bu olay, AYM Başkanı Kadir Özkaya’nın 14 Kasım 2025 günü Malatya’da İnönü Üniversitesi’nin yeni eğitim-öğretim döneminin açılışında yaptığı konuşmada yaşandı…Özkaya, hakimlik mesleğinden söz ederken önce yutkundu; “Öyle bir yaşayalım ki Hz. Allah bizi kimsenin hakkıyla…” dedi ama cümlenin devamını getiremedi, kelimeler boğazında düğümlenip ağladı…Sonra devam etti; “Hakimlik mesleği bu lafa geldiğinde korkuyorum…Allah bizi kimsenin hakkıyla huzuruna seslemesin !” dedi…

Salonda alkış, kıyamet koptu. Duygusal bir an ! Peki ya sonra? Sonrası sessizlik. Ve aradan aylar geçti, çıt yok.

İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü adalet, gözyaşıyla değil, iradeyle ayakta durur.
Bir alt mahkeme, en yüksek yargı merciinin kararını tanımıyorsa ve o merci susuyorsa, ortada artık sadece hukuki bir kriz yoktur. Bu, kurumsal otoritenin çöküşüdür. Ve daha acısı; bu çöküş karşısında koltukta oturmaya devam etmek, hukuku savunmamak, yetkiyi kullanmamak… Bunların hepsi pasif bir tercihtir.

Bazen en büyük ihlal, yapılan değil yapılmayan şeydir. Eğer bir kurum, kendi hükmünü uygulatamıyorsa; eğer başkanı, üyeleri, “Biz buradayız” diyemiyorsa; artık o koltuk bir makam değil, sembolik bir dekordur.

O zaman soru basit; dolduramayacağın koltukta neden oturursun? İşte bu durumda istifa etmek; bir kaçış değil, onurlu bir davranış ve son kalan “ahlaki refleks”in adı olur.

***

Kürsüde ağlamak kolaydır. Ancak adalet adına asıl zor olan, sistemin önüne dikilip bedel ödemektir. Tayfun Kahraman’ın eşinin feryadı ortadayken, “Allah kimseyi masumiyetini ispat etmek zorunda bırakmasın” demenin anlamı yoktur. Eğer vicdan hâlâ sadece retorik düzeydeyse, orada dindarlık da ahlak da hukuk da sadece söylemdir.

İnsan neye bakamaz, biliyor musunuz? Zarar verdiği ya da zarar verilmesine engel olamadığı gözlere… Dolayısıyla vicdanın gerçek sınavı, gözyaşı dökerken değil;
güç karşısında konuşurken başlar. Ünlü Rus yazar ve düşünür Lev Tolstoy’un söylediği şey tam da buraya oturuyor:

Toplumun kötüye gittiğini söylemek, bireyi sorumluluktan kurtaran konforlu bir alandır. Oysa dünya, birbirinden bağımsız işleyen bir mekanizma değil, tek tek her insanın tercihlerinin ve davranışlarının bir toplamıdır. İnsan kendi hatalarını görmezden gelip, değişimi sadece başkalarından beklediği sürece eleştirdiği o büyük karanlığın bir parçası olmaya devam eder.”

Kısacası demem o ki; bu ülkede adalet gerçekten ölüyorsa, onu öldüren sadece kararlar değil; karar anındaki suskunluklar, kullanılmayan yetkiler, söylenmeyen sözler, atılmayan imzalardır. Ağlamak duygusal insani bir reflekstir. Ama adalet, duyguyla değil, cesaretle korunur. Ve bazen en onurlu davranış: “Ben bu görevi layıkıyla yapamadım, istifa ediyorum” deyip çekip gitmektir. Çünkü tarihe gözyaşı değil, bu cümle geçer.