Değerli dostum Ataol Behramoğlu, Cumhuriyet Gazetesi’nin dünkü sayısında, “Ne kadar yapay değiliz” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Ve “yapay” sözcüğünün anlamı ile “Yapay zeka” üzerinden dikkat çeken bir kapı açtı. Behramoğlu’na göre yapay zeka, aslında bizi sandığımızdan daha karanlık bir odaya götürüyor. Yapay… Yani, yapılmış olan, doğal olmayan, sonradan eklenmiş, taklit, sahte… Peki bu tanımı yalnızca makinelere mi uygulayacağız?

Durup düşünelim; insan yaşamının iki mutlak gerçeği var: doğum ve ölüm.
Ve evet, ikisi de bizim tercihimiz değil. Kimse doğmayı seçmiyor. Kimse öleceği anı bilmiyor. Üstelik, ikisi de istem dışı… Ama bu iki eşik, doğanın tartışmasız egemenlik alanı.

Peki ya arası?

İşte bütün gürültü burada... Doğal olan başlangıç ve bitiş, arası ise bir inşa süreci…Bir bebek doğuyor, doğal ! Bir gün ölüyor, doğal. Ama o iki nokta arasındaki süreç… Dil öğrenmek, kimlik edinmek, meslek seçmek, şehir kurmak, para icat etmek, sınır çizmek, bayrak üretmek, ideolojiler oluşturmak, ahlak sistemleri yazmak, savaşmak, şiir, roman yazmak, Tanrıyı tasavvur etmek… Bunların hangisi doğanın zorunlu programında var? Hiçbiri.

Bir ceylan doğar, koşar, ürer, ölür. Trajedisi yoktur, romanı yoktur, anayasası yoktur.
İnsan ise doğar doğmaz kültür denen dev bir yazılımın içine yüklenir. Dil, yapay…Hukuk, yapay…Para, yapay… Devlet, yapay. Toplumsal roller, yapay… Hatta çoğu zaman gülüşümüz, öfkemiz, yas tutma biçimimiz bile öğrenilmiş. Yani insan, doğa ile başlar; toplum tarafından yeniden üretilir.

Bu anlamda yapay zekâ, insanın karşıtı değil; insanın yönteminin devamıdır. “Frankenstein korkusu” neden tanıdık? Behramoğlu’nun Frankenstein göndermesi boşuna değil. İnsan, ilk kez kendine benzeyen ama kendisi olmayan bir varlık üretiyor. Fakat burada ironik bir durum var, insan zaten kendisini de “doğal bırakmamış” bir tür değil midir? Tarımı icat etti; doğaya müdahale…Şehri kurdu; ekosisteme müdahale. Tıbbı geliştirdi, evrimin eleme mekanizmasına müdahale. Eğitim sistemi kurdu, zihnin “doğal” gelişimine müdahale.

Şimdi sıra zekâya geldi. Bu çizgide yapay zekâ bir kopuş değil, insanın kadim alışkanlığının son halkası, doğalı yeterli bulmamak. Zira, algoritmalar yokken de insanlar propaganda ile yönlendiriliyordu. Sosyal medya yokken de kalabalık psikolojisi vardı. Yapay zekâ yokken de insanlar hazır düşünce kalıplarını kullanıyordu. Dolayısıyla asıl ürkütücü olan makine değil. Ve belki de korkmamız gereken şey; makinelerin insanlaşması değil, insanın ne zamandır kendi doğallığını terk ettiğini fark etmemesidir.

Sonuç olarak doğum ve ölüm doğaldır. Arası ise bir tasarımdır. Ve biz, o tasarımın hem mühendisi hem de deneğiyiz.