Geçen gün kütüphaneyi düzenlerken, “okumakta geciktiğim” ilginç bir kitap çıktı karşıma… Bizim Bab-ı Ali’nin renkli simlerinden merhum Tanju Cılızoğlu’na aitti…(2017) Bir anı kitabıydı… “İyi Yaşadım” isimli ve “unuttuklarımı yaşamadım sayıyorum, hatırladıklarım yaşadıklarım” notunu düştüğü bir anı kitabı… Ölümünden 4 yıl önce kaleme aldığı o kitapta “çok rahatsız edici” bir bölüm vardı… Şöyle diyordu Cılızoğlu;

“Ölüme inanırız da, beklemeyiz. Bedene bütün belirtiler iner de, konduramayız. ‘Allah’tan umut kesilmez’ avutması, yaşama tutunmanın kaçınılmazlığıdır. Lütfedilen bir ömrün kıyıcığına vardık. Geriye ne kaldı, belli mi?..

Belli…

Az kaldı.

Tek sevincim, giderken bir mikroba değil, doğanın mutlakiyeti ecele yenilmek. Artık sıramızı savmak için ağaçlara, kurtlara, kuşlara, sevenlere, kızanlara hadi eyvallah diyeceğiz. Bu anıların yayınlanması sonrasında zaman elverirse, gideceğimiz son yeri ve dostlarla son bulaşmayı da kendimce nakışlayacağım. Ölümüm de yaşadığım gibi olsun. Varacağımız yeri önceden bilmek, yani görücü usulü ölmemek.

Hacı Bektaş’ta, İlhan Selçuk, Turhan Selçuk dostların yattıkları yerde, düşündüğümce önceden yapılmış bir mezar… Öyle şatafa, görkem değil, yalın, sade bir son mekân…Ve nerede ölürsek, son yolculuğa dostlarımızın zamanları uyarsa, elleri ne kadar değerse, bir veda beraberliği… Kimse ölümüme üzülmesin. Hele sevenlerim hiç ağlamasınlar isterim. Dostlarım, yol boyu ansınlar beni. Ve gömü işim bitince, dönerken saz ustalarının eşliğinde, Hacı Bektaş’ta gönüllerince bir akşam yemeği yesinler. Uyarına gelirse, toprağa bıraktıkları yerde, mezarımın başında flütlü, kemanlı, gitarlı minik bir dinleti olsun. Hüzün dağılsın. Hüzün sıvaşmasın dostlarıma. Ve ben ola ki duyarım o konseri… Üstümü örten toprağın içindeki tüm canlılar ve dahî komşularım duyarlar. ‘Hoş geldin’ derler, ‘Hoş geldik’ deriz.”

Bu yazıda en çok, “görücü usulü ölmemek” vurgusuna takıldım… Kanımca Cılızoğlu’nun kastı, ölümü hafife almak değil. Tam tersi; yaşamı ciddiye almak. Ve “sonu” başkasının yazdığı bir senaryoda, figüran gibi gitmemek…Yaşarken sözünü söylemiş olmak. Sevdiklerine “keşke” bırakmamak. Hayatının son cümlesi başkasının ağzından çıkmasın diye, kendi paragrafını önceden kurmuş olmak. Sonuç olarak ölüm; yaşamın iki gerçeğinden biri… Diğeri ise doğmak… İkisi de istem dışı, ikisi de bize sorulmadı. Ama aradaki boşluk? İşte orası tamamen bizim sorumluluğumuz. Çoğu insan doğuyor ama azı gerçekten yaşıyor. Ve çoğu insan ölüyor ama azı gerçekten veda edebiliyor.

Ruhun şad olsun Tanju Cılızoğlu !