Tiyatro, doğası gereği geçicidir. Replik söylenir, alkış gelir, ışık söner. Ancak Dormen’in tiyatrosu bu geçiciliğe direnmiş, kalıcılığı eğitimin, ustalığın ve sürekliliğin içine yerleştirmiştir. O, sahneyi yalnızca bir temsil alanı olarak değil, insanın kendini sınadığı bir mekân olarak görmüştür. Bu bakış, onun ardında bıraktığı en güçlü ışıktır.
Haldun Dormen’in ışığı, yüksek sesli bir gösterişten değil; titiz bir çalışmadan beslenir. Oyuncuya verilen rol kadar, role yüklenen sorumluluk da önemlidir. Bu yüzden Dormen ekolünden geçen her oyuncu, sahnede yalnızca bir karakteri değil, bir ahlâkı da temsil eder. Sahneye zamanında çıkmak, metne sadakat, seyirciye saygı… Bunlar, onun tiyatrosunda teknik ayrıntılar değil, vazgeçilmez değerlerdir.
Bu ışık aynı zamanda kuşaklar arasıdır. Dormen’in yetiştirdiği isimler, bugün kendi sahnelerini kurarken, bilerek ya da bilmeyerek onun disiplinini taşırlar. Bir repliğin temposunda, bir sahne geçişinin sadeliğinde, bir sessizliğin yerinde bile onun izi hissedilir. İşte bu nedenle perde henüz kapanmamıştır; çünkü oyun, başka bedenlerde sürmektedir.
Dramatik olan şudur: Tiyatro insanı, yokluğuyla değil, varlığının yankısıyla ölçülür. Dormen’in sahnede olmaması, onun sahneden çekildiği anlamına gelmez. Aksine, artık daha görünmez ama daha geniş bir alanda varlık göstermektedir. Sahne arkasında duran bir ışık gibi; seyirci onu görmez, ama sahne onunla aydınlanır.
“Perde henüz kapanmadı” demek, bir umut cümlesi değil; bir tespittir. Çünkü Haldun Dormen’in bıraktığı ışık, kişisel bir başarıdan çok, kolektif bir bilinç üretmiştir. Bu bilinç var oldukça, tiyatro yalnızca oynanan bir sanat değil, yaşanan bir sorumluluk olmaya devam edecektir.
Ve belki de en dramatik olan budur:
Bazı ustalar alkışla değil, ışıkla hatırlanır.
Işık sönmediği sürece, sahne yaşamaya devam eder.
Bireyin bedensel ve zihinsel sınırları zorlanır
Hasan Varol'dan 'Yaz Göğü'
Yaz mevsimi, kültürel anlatılarda sıklıkla dinlenme, ferahlık ve özgürlük kavramlarıyla ilişkilendirilir. Ancak bu genel kabul, yazın birey üzerindeki yıpratıcı etkilerini çoğu zaman görünmez kılar. Uzayan gündüzler, artan sıcaklık ve zamanın farklı algılanışı, bireyin hem bedensel hem de zihinsel sınırlarını zorlar. Hasan Varol’un doğa ve insan ilişkisini merkezine alan düşünsel yaklaşımı, mevsimlerin yalnızca çevresel değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal etkiler yarattığını ortaya koyar.
Yaz mevsimiyle birlikte zamanın uzadığına dair algı, bireyin gündelik yaşam pratiklerini doğrudan etkiler. Gecenin geç gelmesi ve karanlığın kısalması, dinlenme döngüsünü bozar. Bu durum, modern yaşamın hız baskısıyla birleştiğinde, yazın “dinlendirici” olduğu yönündeki yaygın söylemin aksine, bir tükenmişlik alanı oluşturur.
Akdeniz, yaz mevsiminin yarattığı bu ağırlık karşısında dönüştürücü bir mekân olarak karşımıza çıkar. Gece saatlerinde serinleyen hava, yıldızların görünürlüğü ve denizin ritmik sesi, bireyin içsel denge kurmasına olanak tanır. Bu mekânsal deneyim, yalnızca fiziksel bir rahatlama değil, aynı zamanda zihinsel bir yeniden yapılanma sürecidir.
Yazın kavurucu etkisi, doğada olduğu kadar insanda da bir “yanma” metaforu üzerinden okunabilir. Güneş altında kuruyan otlar, yalnızca ekolojik bir olgu değil; insanın maruz kaldığı zihinsel aşınmanın da simgesidir. Ancak bu yanma, aynı zamanda bir dönüşüm potansiyeli taşır. Denize yönelme, doğayla bütünleşme arzusu ve bireyin kendini farklı bir varoluş biçimi içinde hayal etmesi, yazın sunduğu bu dönüşüm imkânının göstergeleridir. Hasan Varol’un insan-doğa bütünlüğünü savunan yaklaşımı, bu dönüşümü romantik değil, varoluşsal bir süreç olarak ele alır.
Hasan Varol’un düşünsel çizgisiyle paralel biçimde, mevsimler yalnızca doğanın döngüsü değil; insanın içsel ritmini şekillendiren temel unsurlardır. Yazın yükü ve Akdeniz’in dinginliği, bu ritmin iki tamamlayıcı yüzü olarak okunmalıdır.
2021 UNESCO Dünya Şiir Günü,
İstanbul Etkinlikleri Seçkisi
2021 etkinlikleri, sadece sembolik bir şiir okuması geleneğini sürdürmekle kalmamış, aynı zamanda göç, kimlik ve dilsel çeşitlilik gibi güncel temalarla etkileşim içinde bulunmuştur. Örneğin Türkiye’de bir üniversite tarafından UNESCO Türkiye Millî Komisyonu işbirliğiyle hazırlanan Dünya Şiir Günü programı, göçün şiirsel anlatımı teması üzerinden şiir seçkisi biçiminde sunulmuş; farklı dil ve kültürlerin sesi bu kapsamda uluslararası bir perspektifle paylaşılmıştır. Bu tür çabalar, şiir gününün salt edebi bir takvim etkinliği olmanın ötesine geçerek toplumsal meselelere de odaklanabileceğini göstermiştir.
Bu seçkide yer alan şiirler sadece duygu ve biçim zenginliğiyle değil, aynı zamanda dilsel çeşitliliğin kutlanmasıyla da dikkat çekmiştir. Bu yaklaşım, UNESCO’nun Dünya Şiir Günü’nü ilan ederken edindiği temel hedeflerden birini Türkiye bağlamında somutlaştırırken, İstanbul gibi kültürlerarası etkileşimin yoğun olduğu bir kentin edebî yaşamına da yeni bir soluk getirmiştir.
İstanbul, tarihsel bir şiir geleneğinin çok katmanlı olarak var olduğu bir mekândır. Bu bağlamda, 2021 Dünya Şiir Günü etkinlikleri, kentin entelektüel birikimini ve şiire verdiği değeri yeniden görünür kılmıştır. Şiir gününü anma niteliğindeki bu seçki, İstanbul’un şiirsel ritmini çağdaş edebiyat dünyasıyla buluşturarak, şiirin sadece bireysel değil kolektif duyarlılıkların ifadesi olduğunu ortaya koymuştur.
2021 UNESCO Dünya Şiir Günü İstanbul etkinlikleri seçkisi, dünyanın en eski şiirsel geleneklerinden Türkiye şiir geleneğine kadar uzanan geniş bir yelpazede şiirin anlamını yeniden değerlendiren bir edebî belge olarak ortaya çıkmıştır. Bu seçki, sadece tarihselliği değil aynı zamanda sosyal, kültürel ve dilsel çeşitliliği vurgulayarak şiirin evrensel değerini İstanbul’un kozmopolit kültür atmosferinde yeniden inşa etmiştir.
Mesut Şenol'un çevirisiyle, okurla buluşuyor
Sinan Aydın'dan 'İzdüşümsüz Aşk'
Şiir, aşkı hem varoluşsal bir deneyim hem de dilsel bir inşa süreci olarak ele alır. Bugün Türk şiirinin çağdaş sahnesinde, aşk kavramının geleneksel imgelerini yeniden tartışan isimlerden biri olarak Sinan Aydın öne çıkar. Aydın’ın İzdüşümsüz Aşk olarak adlandırılan şiirleri, aşkı gölgeler, yansımalar ve yitik ifadeler üzerinden yeniden kurarken, bu metinlerin uluslararası okurla buluşmasına çeviri aracılığıyla Mesut Şenol katkı sağlar. Aydın’ın şiirleri, aşkı klasik romantik imgelerin ötesinde, varoluşsal bir sorgulama düzleminde işler. İzdüşümsüz Aşk başlığı, görsel ve imgesel bir düşüşün, yani aşkın izdüşümünün eksildiği bir duyu alanını işaret eder. Bu, aşkın duyumsanan yüzünün bulanıklaşması, sözcüklerin anlamdan yoksunlaşması ve dilin kendi iç mantığında yeniden kurulması anlamına gelir. Aydın, aşkı, hem duyusal bir tutku olarak hem de bilinçdışı sezgilerin yansıması olarak ele alır.
Bu şiirlerde duygular, net metaforlar yerine gölgelerle, belirsizliklerle ve imgelemdeki kırılmalarla ifade edilir. Şiir dili, okuru basit bir aşkla karşılaştırmak yerine, aşkın ihlâl edilmiş yanlarını sezdirir. Böylece aşk, sadece kalbin ritmi değil aynı zamanda zihnin ve dilin kendi iç devinimiyle yeniden şekillenen bir deneyim olarak belirir. Bu bağlamda Aydın’ın şiir dili, geleneksel Türk şiirinde sıklıkla rastlanan duygusal netlik yerine belirsizliğe, yankıya ve izdüşümsüzlüğe yer verir.
Mesut Şenol, çağdaş Türk edebiyatında hem çevirmen hem de editör kimliğiyle bilinen bir isimdir; Türk şiirini dünya dillerine aktaran çevirmenlerden biridir ve farklı şiir türleriyle uğraşır. Sözcük seçimi, ritim ve imgelem açısından Şenol’un yaklaşımı, bir metnin yalnızca sözel karşılığını vermekten öteye gider; şiirin ritmik dokusunu ve duygusal tonunu başka dile taşımayı hedefler. Mesut Şenol’un çevirilerinde bu estetik yaklaşım, Türk şiirinin özgün vokalitesini koruma çabasıyla bilinir ve farklı dillerde aynı duyumsal etkiyi yaratma üzerine kuruludur.
ŞEY Kitap'tan unutulmayacak bir eser
Merhaba Yaşamak- Timuçin Özyürekli Kitabı
Timuçin Özyürekli’nin Merhaba Yaşamak adlı kitabı, yaşamı büyük anlatıların gürültüsünden kurtarıp gündelik varoluşun sessiz ama ısrarlı sorularına yönelten bir metin olarak okunabilir. Bu kitapta “yaşamak”, romantize edilen bir mutluluk hâli ya da dramatik bir kader çizgisi değildir; aksine, her gün yeniden karşılaşılan, bazen isteksizce ama çoğu zaman merakla sürdürülen bir deneyimdir. Özyürekli, bu deneyimi abartmadan, ama hafife de almadan ele alır.
Kitabın temel gücü, yaşamı bir sonuç olarak değil, bir süreç bilinci olarak kurmasında yatar. “Merhaba” sözcüğü, burada yalnızca bir başlangıç değil; aynı zamanda kabullenişin, yüzleşmenin ve devam etme iradesinin ifadesidir. Yaşam, her şeye rağmen selam verilen bir alan olarak belirir. Bu selam, ne tam bir coşku ne de bir teslimiyettir; daha çok, insanın kendisiyle kurduğu geçici bir barıştır.
Özyürekli’nin dili yalın ama yüzeysel değildir. Metin, okuru büyük cümlelerle etkilemeye çalışmaz; bunun yerine küçük fark edişler üzerinden ilerler. Gündelik ayrıntılar, sıradan görünen anlar ve iç sesler, kitabın düşünsel omurgasını oluşturur. Bu yönüyle Merhaba Yaşamak, okuru dış dünyaya değil, kendi iç ritmine doğru yönlendiren bir metindir.
Dikkat çeken bir diğer unsur, zaman algısıdır. Geçmiş, nostaljik bir sığınak olarak sunulmaz; gelecek ise vaatlerle dolu bir alan değildir. Zaman, daha çok “şimdi”nin içinde çözülür. Bu yaklaşım, metne varoluşsal bir derinlik kazandırır. Yaşamak, ertelenen ya da idealize edilen bir hedef olmaktan çıkar; tam da içinde bulunulan anın sorumluluğu hâline gelir.
Merhaba Yaşamak, okura kesin cevaplar sunmaz. Aksine, sorularla birlikte yaşamanın mümkün olduğunu hatırlatır. Bu yönüyle kitap, öğretici bir metinden çok, eşlik eden bir ses gibidir. Okurla konuşmaz; onunla birlikte düşünür. Belki de kitabın en güçlü yanı budur: Yaşamı anlatmak yerine, yaşamla aynı hizaya geçmeyi tercih etmesi.
Özyürekli, Merhaba Yaşamak ile edebiyatın en temel ama en zor sorusuna sade bir karşılık verir: Yaşamak nedir? Bu karşılık, yüksek sesle verilen bir yanıt değil; sessiz ama sürekliliği olan bir selamdır. Ve bu selam, okurun zihninde uzun süre yankılanmaya devam eder.
Biraz da Gülelim
Cumaya Kadar Ancak Giderim
Nasreddin Hoca günün birinde Akşehir’de pazarı dolaşmaya başlar. Bir taraftan pazarda
gezerken, bir taraftan da tanıdıklarıyla sohbet eder. Bu arada da komşu köylerin birinden birkaç
köylü ile karşılaşır. Köylüler Hoca’ya;
“Hoca Efendi, bir cuma vakti bizim köye kadar gelseniz de sizin arkanızda bir namaz
kılsak!” derler.
Bunun üzerine Hoca;
“Neden olmasın, bu hafta geleyim!” der.
Nasreddin Hoca ertesi gün eşeğine binerek köyün yolunu tutar. Olacak bu ya, yolu üzerinde
eski dostlarından biriyle karşılaşır. Selamlaşıp hoşbeş edildikten sonra tanıdığı, Hoca’ya sorar:
“Hayırdır Hocam, nereye gidersin böyle?”
“Filanca köye cuma namazı kıldırmaya gidiyorum.”
“Ama Hocam, bugün günlerden salı. . . Cumaya daha üç gün var.”
Hoca, bir yandan eşeğinin boynunu sıvazlar, bir yandan da eski dostuna cevap verir:
“Vallahi komşu, sen bu eşeğin huyunu suyunu bilmezsin; ben bununla o köye cumaya
kadar ancak giderim.”
Tuğçe Yerdelen ile Kitap Saati