Hayatın çılgın taraflarında, uçurumların hemen yanı başında bir hayat yaşamış büyük usta Nietzche şöyle der:
“Hayattan en büyük zevki ve verimi almanın sırrı, tehlikeli yaşamaktır.”
Kadıköy’de o akşam vakti hayatta başıma sardığım işleri düşünürken aklıma düşmüştü ustanın bu sözü nedense…
İyi de benim hayatımın neresine değiyordu bu anlamlı söz? Tamamına mı, birazına mı, azına mı, çoğuna mı? Düşünecek durumda değildim sanırım...
Neyse… Hayatımı verdiğim hatalı kararlarla karmakarışık hale getirdiğim zamanlardı. Oysa ellili yaşlar pek de genç olmayan birini işaret eder hayatta. Çok daha akılcı kararlar alabilmek gerekir idi. Ne de olsa teorik olarak ömrün yarısı çoktan geride kalmıştır. Epeyce bir deney birikimi sağlanmış olmalı. Ancak her zaman böyle olmuyordu galiba. İnsan canı istediğinde ille de bilgelik merdivenlerinde dururken bulamaz kendini. Bir şeyler bilseniz bile hata üstüne hata yaparsınız. Bocalar, kendi kendinizi ezer, bin bir türlü karar kırıntısıyla kendinizi avutur, akıl sağlığınızdan kuşkuya kapılır, yavaş yavaş bulunduğunuz yerden daha da diplere doğru kayıverirsiniz.
Ancak hayatın yasalarından biraz haberiniz varsa; karanlık bir tünelde olduğunuzu, hiçbir tünelin sonsuza kadar uzanmadığını ve ucunda mutlaka bir ışığın yolunuzu aydınlatmak için sizi beklediğini bilmeseniz de hissedersiniz. Ve ben hissetmiştim sanki o yılın ilk aylarında. Kadıköy’de soğuk bir havada, bir akşam vakti bir kafede çayımı bezgin bir tavır ve asık suratla yudumladıktan sonra ayaklarımın emrine girerek oradan çıkmış, kendimi çarşıda bulmuştum. Birkaç kitapçıya girip çıktım. Kafamda satın almayı tasarladığım bir kitap ismi yoktu. Dahası kafamda hiçbir şey yoktu. Ancak güvendiğim hislerim, tam da kitapçıdan çıkarken bir dakika dedi bana ve geri döndüm.
Az yapraklı, ince bir kitap buldum rafta. Kapağında yaşlı bir adam yazı masasında emek veriyordu. Dikkatle baktım. Aldım raftan ve sonra arka kapağını okudum. Satın alarak yakındaki bir başka kafeye attım kendimi. Çayımı getirdi garson. Yarım saat kadar sonra ilginç bir bölümü okuduğumun farkına vardım ve bir kez daha okudum.
Şöyle diyordu yazar:
“Korkmuyormuş gibi davranamam. Öte yandan içimdeki baskın duygu şükran duygusu. Sevdim ve sevildim, çok şey aldım ve aldıklarımın karşılığında bir şeyler verdim. Okudum, seyahat ettim, düşündüm, yazdım… Her şeyden önemlisi bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi…”
Bu yaşlı adamın adı Oliver Sacks’tı ve kanser onu, yazıyı kaleme aldıktan 15 gün sonra bu dünyadan alıp götürmüştü…
Hayat böyleydi efendim...
Ha, benim dertlerim mi?
Lafı mı olur usta bunların şimdi diye söylenerek çıkıp gittim mekandan…