Gökyüzü…İnsanlığın en eski rüyası…Ve Türk’ün zihninde asırlardır yanan o ateşin adı bazen bir kanat, bazen bir motor, bazen de bir füze oldu. Rivayete göre Hezarfen Ahmet Çelebi, kartal kanatlarını omuzlarına takıp Galata Kulesi’nden kendini boşluğa bıraktı; rüzgârı yoldaş edip Üsküdar’a süzüldü. Bu hikâyenin sağlam tarih kayıtları yoktur belki… Ama milletlerin hafızası bazen belgelerden değil, hayallerden beslenir.Tarihin kayıt altına aldığı isim ise Lagari Hasan Çelebi’dir.
Yıl 1633…Osmanlı tahtında IV. Murad vardır.
Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sine göre Lagari Hasan, Sarayburnu’nda düzenlenen şenliklerde barutla çalışan yedi kollu bir fişek icat eder. Rivayet odur ki, padişaha dönüp şöyle der: “Padişahım, seni Hüda’ya ısmarladım. İsa Peygamber ile konuşmaya gidiyorum.”
Sonra ateşlenir o fişek…İnsanlık tarihinin en çılgın meydan okumalarından biri göğe doğru yükselir.Barut tükenince Lagari Hasan düşmeye başlar. Ama o sadece yükselmeyi değil, inmeyi de düşünmüştür. Gövdesine bağladığı kanatlarla süzülür ve denize sağ salim iner.
Bugün kulağa masal gibi geliyor olabilir. Ama mesele şu: Türk, yüzyıllar önce bile göğe bakıyordu. Mesele teknoloji kadar zihniyetti. Aradan imparatorluklar geçti…Bir cihan devleti çöktü. Küllerinden Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Ve sahneye Mustafa Kemal Atatürk çıktı. 6 Ekim 1926’da onun talimatıyla Kayseri’de Türkiye’nin ilk uçak fabrikası açıldı. Adı uzun, hedefi büyüktü: Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi.
Henüz genç bir Cumhuriyet…Yoksulluk diz boyu…Ama hedef net: “Kendi uçağını yapan bir Türkiye.” Alman Junkers firmasıyla ortaklık kuruldu. Türk mühendisler yetiştirildi. Uçak üretildi. Bakım yapıldı. Gökyüzüne bağımsızlık yazılmaya çalışıldı. Sonra ne oldu? Ekonomik krizler, dış baskılar, siyasi tercihler…Fabrika kapandı. Ama vazgeçilmedi.
1931’de aynı fabrika yeniden açıldı. Türkkuşu uçakları üretildi. Gotha’lar, PZL’ler, Magister’lar yapıldı. 1932-1942 arasında yüzlerce uçak ve planör üretildi. Derken savaş sonrası yeni bir düzen kuruldu. Adına “yardım” dediler. Marshall yardımları…İşte tam orada Türkiye’nin sanayi damarlarından biri yavaş yavaş sıkıldı. Üretim durdu. 1950’de fabrika tamamen kapatıldı. Bir milletin kendi göğüne kendi imzasını atma iradesi törpülendi.
Ama hikâye burada da bitmedi.Bu kez sahneye Nuri Demirağ çıktı. 1936’da Beşiktaş’ta Türkiye’nin ikinci uçak fabrikasını kurdu. Yeşilköy’de pistler inşa etti. Hangarlar yaptı. Pilot yetiştirdi. Bugünkü Atatürk Havalimanı’nın bulunduğu yerde bir zamanlar yerli havacılık rüyası büyüyordu. Demirağ’ın fabrikasında çalışan mühendislerden biri, Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden Selahattin Reşit Alan’dı. Çizdi. Üretti. Geliştirdi.
1938’de çift motorlu Nu.D-38 üretildi. 1944’te dünya havacılık otoritesi tarafından A sınıfı yolcu uçağı kabul edildi. Yani mesele sadece “yerli ve milli” sloganı değildi. Gerçek üretimdi.Gerçek mühendislikti.
Sonra?
Bir test uçuşunda Selahattin Reşit Alan hayatını kaybetti. Türk Hava Kurumu siparişleri iptal etti. Mahkemeler başladı. Olumlu bilirkişi raporlarına rağmen Demirağ kaybetti. Yetmedi, üretilen uçakların yurt dışına satılması da engellendi. İspanya’ya, İran’a, Irak’a gönderilecek uçaklar hangarlarda çürümeye terk edildi. Ve fabrika kapandı. İnsan bazen düşünüyor: Biz gerçekten başarısız mı olduk…Yoksa başarılı olmamız mı istenmedi?
Yıl 1959…
Bu kez birkaç idealist lise öğrencisi çıkar sahneye. Yer: Bandırma. Adları: Bandırma Füze Kulübü. Bugün sosyal medyada iki “like” alamayan insanlar var; o çocuklar ise uzaya füze göndermeyi hayal ediyordu. Aralarında Kirkor Divarcı vardı. Nişanlısıyla biriktirdiği parayı füze çalışmalarına yatıracak kadar inanmış bir genç…İstanbul Teknik Üniversitesi projelerini onayladı. Türk Silahlı Kuvvetleri destek verdi. Ve Marmara-1 üretildi. 1 metre 33 santimlik o mütevazı füze, aslında bir milletin yeniden ayağa kalkma iradesiydi. Sonra Marmara-2 geldi. Hürriyet-1…Hürriyet-2…
En büyük projeleri ise Aktrüs’tü. Hedef: Uzaya canlı göndermek. Ama sonra bir gece…Yangın çıktı. Projeler kül oldu. Tesadüf müydü? İhmal miydi? Sabotaj mıydı? Tarih bazen cevap vermez. Sadece susar.
Peki bütün bunlar neden anlattım? Çünkü bugün Türkiye’nin savunma sanayiinde elde ettiği başarılar; günlük siyasetin, partizan kavganın ve kör fanatizmin malzemesi yapılacak kadar sıradan değildir Bu mesele; seçim değil, egemenlik meselesidir. Bu mesele; iktidar değil, istikbal meselesidir. Bir SİHA’nın gökyüzünde bıraktığı iz, sadece teknik başarı değildir. Arkasında yüz yıllık kırılmış hayaller, yarım bırakılmış fabrikalar, önü kesilmiş mühendisler ve küstürülmüş mucitler vardır. Türkiye geçmişte en büyük yarayı çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden aldı. Akrep misali…Kendi kendini soktu.
Şimdi yapılması gereken şey çok açık…Eleştirelim, sorgulayalım, denetleyelim…Ama milli teknoloji hamlelerini günlük siyasetin mezbahasına çevirmeyelim. Çünkü göğe bakmayı bırakan milletler, bir süre sonra yere mahkûm olur. Ve tarih, yere razı olanları değil; göğe meydan okuyanları yazar.