Türkiye bir kriz yaşamıyor. Türkiye çözülüyor. Ekonomi, hukuk, eğitim, kurumlar… Devleti ayakta tutan hangi kolon varsa ya zayıflamış ya da çökmüş durumda. Bugün yaşadığımız tablo, kötü yönetimin ötesinde, uzun yıllara yayılan sistematik bir çözülmenin sonucudur.
Bu çöküşün adı nettir: Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinden kopuş.
1923’te kurulan Cumhuriyet, sadece bir rejim değişikliği değildi. Bağımsızlık, üretim ekonomisi, bilim ve aydınlanma üzerine kurulu bir kalkınma modeliydi. Türkiye, yokluk içinde kendi kaynaklarıyla ayağa kalkmıştı. Sorulması gereken soru şu: Bu model nasıl tasfiye edildi?
Cevap, adım adım ilerleyen bir karşı devrim sürecinde gizli.
İlk kırılma, toprak reformunun engellenmesi ve Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır. Cumhuriyet’in en büyük projesi olan “padişah kulluğundan özgür bireye, ümmetten millete geçiş” hedefi burada sekteye uğradı. Toplumun omurgası zayıflatıldı.
İkinci kırılma, Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başladı. Türkiye, kendi kalkınma modelinden vazgeçti. Sanayi yerine bağımlılık, üretim yerine ithalat teşvik edildi. NATO üyeliği ile bu bağımlılık kalıcı hale geldi. Sadece ekonomi değil, eğitim, dış politika ve devlet aklı da dış etkilerin altına girdi.
Üçüncü aşama, 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesidir. Türkiye, sanayileşmeden küresel rekabete açıldı. Bu, yapısal bir kırılmaydı. Dış açıklar kalıcı hale geldi, üretim gücü zayıfladı.
Son darbe ise 2001 krizi ve ardından gelen uzun AKP iktidarı ile geldi. Uygulanan ekonomik model, ekonomik göstergelerde kısa vadeli düzelme gibi görüldü. Ama gerçekte ülkenin üretim kapasitesini çökertti. Tarım bitti, sanayi rekabet gücünü kaybetti. Dış borç patladı. Orta sınıf eridi. Gelir dağılımı eşitsizliği büyüdü. Hukuk devleti işlevsiz hale geldi. Toplumsal ahlak çöktü, devletin tüm kurumlarında çürüme baş gösterdi.
Bugün geldiğimiz nokta şudur: Türkiye, ekonomik ve siyasal bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmiş bir ülke görünümündedir.
Peki çıkış var mı?
Var. Ama kolay değil.
Çıkış, günü kurtaran politikalarla değil; köklü bir yön değişikliğiyle, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerini günümüz şartlarında tekrar hayata geçirmekle mümkündür.
Birincisi: Ekonomik bağımsızlık…
Türkiye üretmeden büyüyemez. Kendi kaynaklarına dayanan, planlı ve bilim temelli bir kalkınma modeline dönmek zorundadır.
İkincisi: Hukuk devleti.
Laiklik, ulus devlet, demokrasi ve güçler ayrılığı bir tercih değil, devletin varlık şartıdır.
Üçüncüsü: Kurumsal yeniden inşa.
Devletin kurumları; liyakatle, akılla bilimle yeniden yapılanmalıdır. Bu yapılırken yurttaşların eşitliği merkeze alınmalı, temel haklar ve kamusal mülkiyet haklarının eşitliği yeniden tanımlanmalı ve sağlanmalıdır,
Bu bir tercih meselesidir. Ama unutulmaması gereken bir gerçek var:
Bunun pusulası, Atatürk’ün bize bıraktığı iki altın anahtardır.
“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.”
Dünya yeni bir kırılma sürecine giriyor. Neoliberal düzen çözülüyor. Yerine ya teknoloji şirketlerinin egemen olduğu yeni bir otoriter yapı ya da devlet merkezli kalkınma modelleri gelecek. Türkiye bu yeni dünyada ya edilgen bir aktör olacak… Ya da yeniden ayağa kalkacak. Bu süreçte Türkiye geçmişte kendisine ayak bağı olan NATO ittifakından ders çıkarmalı, Avrupa Güvenlik Mimarisi içinde yer almamalı, anti emperyalist bağımsız duruş sergilemelidir.
“Hayatta en hakiki mürşit bilimdir. Benim söylediklerimle bilim çelişiyorsa, bana değil bilime kulak verin.”
İşte bu düşünce, başta ekonomi olmak üzere her alandı sürekli devrimin de motorudur.