Şeytan yeryüzüne inerse

Leonid Andreyev’in kaleme aldığı, ‘Şeytan’ın Günlüğü’ kitabını, geçtiğimiz günlerde edindim. Konak’ta hava puslu ve hafif yağışlıyken katıldığımız etkinlik sonrası sevgili eğitimci- yazar Selma Sağlamtaş ile ismini herkesin bildiği bir kitapçıya uğradık. Değerli büyüğüm ve hep yanımda olan Selma ablaya, kendi okuduğum kitapların dışında farklı bir kitap almak istediğimi söyledim. En son Tuna Kiremitçi’nin; ‘Mezun Cinayetleri’, ‘Perinin Ölümü’ ve ‘Kumarbaz’ kitabını okudum. Kiremitçi, tarzını değiştirerek polisiye gönül verdi. Polisiye sevenler Kiremitçi’nin yeni tarzını beğenebilir. Çoğunlukla edebi romanlar ve şiir okuyan birisi olarak elbette anı, biyografi, yaşam öykülerini de okuyorum. Başka daha farklı bir kitap arıyordum, kitapçıda ve içimde büyüyen büyük bir merak ile Leonid Andreyev’in, ‘Şeytan’ın Günlüğü’ eserini aldım. Aynı iştah ile okumaya başladım.

Gelelim kitabın hikâyesine… Cehennemde canı sıkılan Şeytan’ın yeryüzüne inmesi, edebiyatta sıkça başvurulan “tersine bakış” tekniğinin çarpıcı bir örneğini sunar. Ancak bu anlatıda dikkat çekici olan, Şeytan’ın kötülüğü öğretmeye değil, insanı tanımaya gelmesidir. Amerikalı milyarder Henry Wandergood’un bedenine girerek Yaşlı Avrupa’ya doğru yola çıkan Şeytan, başlangıçta kendisini oyunun kurucusu sanırken kısa sürede oyunun esas ustasının insan olduğunu fark eder.

Şeytan için insan, teoride bildiği ama pratiğini küçümsediği bir varlıktır. Açgözlülük, kurnazlık, ikiyüzlülük ve gaddarlık gibi özellikleri kendisine atfedilen nitelikler olarak görür. Ne var ki Avrupa boyunca tanıştığı insanlar, bu vasıfları yalnızca taşımakla kalmaz, onları sistematik, meşru ve hatta erdem kisvesi altında ustalıkla icra eder. Böylece Şeytan, kötülüğün bireysel bir zaaf değil, kurumsallaşmış bir insan pratiği olduğunu acı bir şekilde öğrenir.

Henry Wandergood kimliği, anlatının eleştirel gücünü derinleştirir. Amerikalı milyarder figürü, modern dünyanın paraya, güce ve gösterişe duyduğu tapınmanın somut bir sembolüdür. Şeytan bu kimlikle girdiği dünyada, servetin ahlakı satın alamadığını; aksine ahlaksızlığı meşrulaştırdığını görür. Kandırılır, aşağılanır, alaya alınır ve sonunda parasından olur. Böylece yüzyıllardır “ayartıcı olarak damgalanan Şeytan, insan karşısında saf ve toy bir figüre dönüşür.

Roma’ya uzanan yolculuk, tesadüfi bir mekânsal tercih değildir. Batı uygarlığının ve Katolik Kilisesi’nin tarihsel merkezi olan bu şehir, anlatının yergi oklarının en sert yöneldiği yerdir. Ruhban sınıfı, kutsallık iddiası ile dünyevi çıkar arasındaki uçurumda konumlanır. Şeytan, Tanrı adına konuşanların, kendi adına yalan söylemekten çekinmediklerini fark ettiğinde, kötülüğün metafizik değil, beşeri bir icat olduğuna kanaat getirir. Bu anlatının en sarsıcı yönü, rollerin tamamen ters yüz edilmesidir. İnsan, Şeytan’a “pabucunu ters giydiren” düzenbazlıklarıyla üstün gelirken; Şeytan, ahlaki olarak neredeyse masum bir gözlemciye dönüşür. Yazar, bu yolla okuru rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakır: Eğer Şeytan bile bu dünyada temiz kalabiliyorsa, asıl sorun kimdedir? Batı medeniyetinin ikiyüzlü değerlerini, kurumsal dini yapıları ve modern insanın kendine biçtiği masumiyet maskesini hedef alır. Şeytan’ın yeryüzü macerası, aslında insanın kendi aynasına bakmak istemeyişinin trajikomik bir hikâyesidir. Kötülük, cehennemde değil; insanın aklında, dilinde ve kurduğu düzenlerde yaşamaktadır.