Sessizliğin ahlakı

Konuşmanın bir ahlakı olduğu gibi, susmanın da bir ahlakı vardır.

Her sessizlik erdem değildir. Kimi zaman susmak, büyüklüktür; kimi zaman korkaklık… Kimi zaman vakar, kimi zaman ise haksızlığa ortak olmaktır. Bu yüzden insan önce neden sustuğunu kendine sormalıdır.

Bugün en çok konuşulan çağlardan birini yaşıyoruz. Herkesin söyleyecek bir sözü var. Ekranlar dolusu yorum, sosyal medya dolusu hüküm, kürsüler dolusu iddia… Fakat bütün bu gürültünün içinde hakikatin sesi gittikçe cılızlaşıyor.

Çünkü ses çoğaldıkça hikmet çoğalmıyor.

Eskiler, “Söz gümüşse sükût altındır.” derken sadece az konuşmayı öğütlemiyorlardı. Yerini bilen sözü, zamanını bilen sessizliği tarif ediyorlardı. Bazen bir cümle kurmamak, yüz cümle kurmaktan daha değerlidir. Çünkü her doğru, her yerde ve her şekilde söylenmez. Her hakikat de bağırılarak anlatılmaz.

Fakat bunun bir sınırı vardır.

Bir mazlumun hakkı çiğnenirken susuyorsak, o sessizlik artık ahlak değildir. Bir iftiraya şahit olup ses çıkarmıyorsak, o sükût asaletten değil, sorumluluktan kaçmaktır. Zulüm karşısında sessizlik, tarafsızlık değil; çoğu zaman zalimin işini kolaylaştırmaktır.

İnsan bazen konuşarak kendini ele verir, bazen de sustuğu yerde…

Çünkü suskunluk da karakteri ele verir. Menfaat için susanla, fitne büyümesin diye susan aynı değildir. Makamını korumak için susanla, öfkesini yenmek için susan da aynı değildir. Sessizliğin değerini belirleyen, dil değil vicdandır.

Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla konuşmak değil; konuşacağımız yeri ve susacağımız zamanı bilmektir.

Zira her söz bir imzadır. Her sessizlik de bir tercihtir.

Ve insan, sadece söylediklerinden değil; sustuklarından da mesuldür.