Orwell’in ‘1984’ü Türkiye’nin 2026’sı !

George Orwell’in “1984”ü, yalnızca bir roman değil; bir uyarı sireni, bir zihinsel alarmdır. Ki Orwell bu kitabı, ikinci dünya savaşının sonunda 1949’da yazdı. Roman; totaliter rejimlerdeki propaganda makinelerinin ve kitlesel manipülasyonun tarihsel gerçekliğini ortaya koyar. Ve anlattıkları, sadece geçmişteki bir baskı rejimi değildir. Sayfaları çevirdikçe, şaşırtıcı biçimde bugünü de teşhis eder.

Türkiye’nin yönetim pratiğine bu çerçeveden baktığımızda karşımıza çıkan tablo, siyah-beyaz bir distopya değil; daha karmaşık, daha gri, daha “tanıdık” bir alan. Orwell’in “Büyük Birader”i bugün birebir karşımızda mı? Hayır. Ama o zihniyetin gölgeleri, kamusal alanın bazı köşelerinde dolaşmıyor mu dolaşmıyor mu?

Orwell’in dünyasında propaganda tek kanallıdır. Bugün ise çok kanallı, çok katmanlı ve çoğu zaman görünmez. Televizyonlar, sosyal medya platformları, algoritmalar… Modern çağın propaganda araçları daha sofistike, daha ince işlenmiş. Bu bağlamda; eskiden zorla dinletilen söylem, bugün isteyerek tüketilen bir içerik haline geldi. Peki bu daha mı masum, yoksa daha mı tehlikeli? Açık konuşalım; ikincisi… Yani, daha tehlikeli…

Türkiye’de yönetim anlayışı, tarihsel olarak güçlü devlet geleneği üzerine kuruludur. Bu, bir avantajdır; kriz anlarında hızlı refleks üretir. Ama aynı zamanda bir risk de taşır. O da “gücün merkezileşmesi” ve gücün sorgulanamaz hale gelmesidir… Orwell’in en büyük korkusu da tam olarak buydu…

Bugün Türkiye’de birey gerçekten ne kadar özgür? Soru basit ama cevabı zor. İnsanlar konuşuyor, yazıyor, eleştiriyor. Ama aynı zamanda bir otosansür kültürü de hissediliyor. Bu çelişki, Orwell’in dünyasındaki açık baskıdan farklı; daha ince, daha psikolojik bir alan yaratıyor. Zincir görünmüyor ama hissediliyor.

Orwell’in “düşünce suçu” kavramı, günümüzde birebir uygulanmıyor elbette. Ancak toplumsal kutuplaşma, farklı düşüneni “ötekileştirme” eğilimi, bu kavramın modern bir yansıması gibi çalışıyor. İnsanlar bazen devlet korkusundan değil, toplumun tepkisinden de çekinerek susuyor. Bu da “yatay baskı” denilen yeni bir denetim biçimi yaratıyor.

Ve savaş meselesi… Çatışan dünya ve emperyalist politikalar… Orwell üç süper gücün sürekli ama kontrollü bir gerilim içinde olduğunu anlatır. Bugün dünyaya baktığımızda bu fikrin tamamen yabancı olmadığını görüyoruz. Türkiye de bu küresel satrançta aktif bir oyuncu. Dış politikada denge arayışı, içerideki yönetim reflekslerini de etkiliyor. İç ve dış güvenlik söylemi güçlendikçe, özgürlük alanı daralma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Ama burada kritik bir ayrım var; Orwell’in dünyasında umut yoktur. Türkiye’de ise hâlâ vardır. Çünkü Türk toplumu dinamiktir. Siyaset tartışmalıdır ama her şeye rağmen sandık anlamını korumaktadır.

Sonuç olarak düşünüyorum da acaba “1984” bir roman olarak mı kalmalı yoksa bir rehber metni mi olmalı? Kanımca; Orwell’i haksız çıkarmak için çalışmalıyız. Çünkü, güç denetlenirse anlamlı, özgürlük ise korunursa değerlidir.