Başkaları için olmayacak insanlardan yardım ister, elimizden geleni yapar, olanakları zorlar, bundan da asla yüksünmeyiz. O insanların isteklerinin karşılanması için bazen de vaziyeti abartır, kendimizden taviz verir, hatta küçük düşmeyi bile göze alırız.
Ancak sıra kendi isteklerimize geldi mi, işte orada reklamda da dediği gibi, katıksız bir “kal gelir” bize. Ağzımızdan tek bir kelime çıkmaz. Çıkanlar da dayak yemiş gibi yamulup kelimeden başka her şeye benzer. Kızarıp bozarırız, eziliriz, utanırız. Yediremeyiz kendimiz için bir şey talep etmeyi.
Bir film izliyordum geçenlerde. Kendini rolüne iyice kaptırıp gitmiş otuz beşli yaşlarda başarılı bir kadın, arkadaşına dert yanıyordu. Kadın davranış bilimleri uzmanı bir karaktere hayat veriyordu. Karakteri resmen yaşıyordu! Davranış psikolojisi ilgi alanımdır ve yakından izlerim. Başa sarıp bir kez daha dikkatle izledim kadını. Şöyle diyordu hayal kırıklığı dolu bir ses tonuyla, mealen:
“Çok garip… Davranış bilimi uzmanıyım, işim insan ruhu… Başkalarının istekleri için ortalığı ayağa kaldırıyorum. İşimiz sorunlu insanlarla biliyorsun. O insanların iç dünyalarını anlamaya çalışıyor, haklarını hukukların gözetmeye çalışıyorum. Onları anlamaya, dertlerine çare bulmaya çalışıyorum. Ama sıra kendime gelince, bana düpedüz haksızlık yapan insanlara bile tavırlarını değiştirmesi gerektiğini hatırlatamıyorum. Kendim için hiçbir şey talep edemiyorum. Benim için çok önemli olan bir şeyi rica bile edemiyorum insanlardan…”
Kadın çoğumuz gibi epey dertliydi hayatın bu alanında ve filmin sonuna kadar iki üç kez girip çıktılar konuya.
Ve işin püf noktasına sonlara doğru geldi davranış bilimi uzmanı.
“Bazen kendimi hasta gibi hissediyorum böyle zamanlarda” dedi, “İçime kapanıyorum. Kendimi pısırık, beceriksiz buluyorum. Yanlış anlaşılma korkusu dehşete düşürüyor beni. Kaybetme korkusu da öyle… Değersiz biri olduğuma karar veriyor, kendime öfkeleniyorum sonra. Bazen de öfkeyi başkalarına yansıtıyor, kırıyorum insanları. Daha çok da bana asla zarar vermeyenleri…”
Ne kadar tuhaf diye geçirdim içimden. İnsan ilişkileri üzerine eğitim almış epey insan tanıdım. Yolum da düştü bazılarının ocağına. Çoğu bu kadın gibi dertliydi ne yazık ki. Bu insanlarda tanıklık ettiğim en önemli ortak kişisel özellik şuydu:
Başkalarına şifa dağıtmaya çalışırken, kendilerine pek hayırları dokunamıyordu!
Yazının başından kalktım. Balkona çıktım. Akdeniz’in üzerinde vaziyet almış yıldızlara baktım bir süre.
Ve, “Galiba başkalarının istekleriyle o kadar doluyuz ki, kendi isteklerimize bir türlü sıra gelmiyor. Sıra gelse bile; utanıyor, sıkılıyor, kendimize yediremiyor, sonra öfke içinde heder ediyoruz hayatlarımızı,” diye söylendim bir süre…