Ne mutlu Türküm diyene !

Türkiye’de bazı tartışmalar vardır; döner dolaşır, aynı dar sokaklara sıkışır ve aynı duvara çarpar. Gürültüsü çoktur ama ufku dardır. Son günlerde, gündemde olan “Kimlik” konusu da bunlardan biri… Oysa meselenin özü, sandığımızdan daha yalın ve daha çıplaktır. Çünkü bu ülkenin hikâyesi etnik değil, tarihseldir ve siyasidir.

Açık konuşalım… Eğer bir toplumu sürekli etnik fay hatları üzerinden tarif ederseniz, sonunda o fay hatlarında yaşamaya mahkûm olursunuz. Çünkü kimliği daraltmak, kaderi de daraltır. Bu bakış açısı; birlikte yaşama iradesini değil, ayrışma refleksini büyütür.

Oysa “Türk” tanımı; bir ırkın dar kabuğu değil; bir ortak yaşam sözleşmesidir. Türk milleti; “Türk’ü ile Kürt’ü ile Rumu, Ermenisi, Lazı ve Çerkezi dahil bütün etnik yapılarıyla birlikte, aynı acıya ağlamış, aynı sevinçte omuz omuza durmuş, aynı ekmeği bölüşmüş” insanların adıdır. Bu topraklarda “Türk” olmak, bir etnik köken beyanı değil, bir yurttaşlık iddiasıdır

Ama ne oluyor? Sahneye birileri çıkıyor. Etnik kimlikleri siyasal rantın yakıtına çeviriyor. Toplumu sınıfsal gerçeklerinden koparıp, kimlik tartışmalarının sisli koridorlarına hapsediyor. Yoksulluğu konuşmayan, adaleti tartışmayan bir ülke yaratılıyor. Çünkü sınıf meselesi konuşulursa, hesap sorulur. Ama etnik mesele konuşulursa, kavga bitmez.

İşin daha tehlikeli tarafı ise şudur;

Bu oyuna sadece dışarıdan bakanlar değil, içeriden alkış tutanlar da var. Makam uğruna, mevki uğruna, günü kurtarma telaşıyla uzun vadeli birliğin altını oyanlar… Akıl yerine inancı, bilim yerine dogmayı koyanlar… İşte asıl kırılma burada başlıyor. Çünkü bir ülke, akıldan uzaklaştıkça sadece gerilemez; aynı zamanda başkalarının ajandasına da açık hale gelir. O zaman sizin tartıştığınız şeyler sizin olmaz artık. Başkalarının yazdığı bir senaryonun figüranı haline gelirsiniz.

Tarih bize şunu öğretir;

Ulusal bütünlük, hamasetle değil, adaletle korunur. İnsanlar kendini eşit, güvende ve değerli hissettiğinde birlik olur. Aksi halde birlik söylemi, içi boş bir slogana dönüşür. Bu yüzden meseleye doğru yerden bakmak zorundayız. Türkiye’nin ihtiyacı, etnik kimlikleri yarıştıran bir siyaset değil; ortak geleceği kuran bir akıldır. Yurttaşlık temelinde eşitliği sağlayan, hukuku üstün kılan, bilimi rehber edinen bir yaklaşım…

Kısacası, bu ülkenin meselesi “kim kimin nesi” değil; “hep birlikte ne olacağız” sorusudur. Unutmayalım; millet dediğimiz kavram, kan bağıyla değil, kader birliğiyle oluşur. Ve Atatürk, “Ne mutlu Türküm diyene” tespitini bu bağlamda yapmıştır. Evet, Ne mutlu Türküm diyene !