Medeni Kanun ve cumhuriyet !

Dün, takvim yaprakları bir hukuk devriminin yüzüncü yılını fısıldadı. 17 Şubat 1926… Çiçeği burnunda Türkiye Cumhuriyeti o gün yalnızca Türk Medeni Kanunu’nu kabul etmedi, kaderine yeni bir yön çizen, zihniyet devrimi yaptı. Bu bağlamda Türk Medeni Kanunu, halkın “kulluktan yurttaşlığa geçiş” belgesidir. En önemlisi ise kadınla erkeği aynı hukuki zeminde buluşturup eşitleyen bir toplumsal sözleşme olmasıdır. Ki, 1937’de Anayasa’ya eklenen “laiklik ilkesi” nin yapı taşlarından biridir. Zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, tarihsel önemi olan bu kanunun gerekçesinde şöyle der:

“(…) İnsanlık hayatı, her gün hatta her an esaslı değişikliklerle karşı karşıyadır. Kanunları din’e dayanan devletler, kısa bir zaman sonra ulusun ve ülkenin ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar. Çünkü dinler, değişmez hükümler belirtirler. Hayat yürür, ihtiyaçlar hızla değişir. Esaslarını dinlerden alan kanunlar, uygulanmakta oldukları toplumları, indirildikleri ilkel dönemlere bağlarlar ve ilerlemeye engel belli başlı etkenler ve nedenler arasında bulunurlar.”

Şimdi soralım; bir millet ilerlemek istiyorsa, yürüyen hayatın ritmine mi kulak vermeli, yoksa asırlık kalıpların içine mi hapsedilmeli?

Bugün Türk Medeni Kanunu’nu eleştirip, karşı çıkanlar, “her ne kadar cumhuriyeti savunur gözükseler de” ne yazık ki özünde, “Tanzimat ve meşrutiyet” özlemi içindedir. Ve Cumhuriyeti bu iki sistemin devamı olarak görürler.

Attila İlhan, bu noktada kışkırtıcı bir tez ortaya atar; Tanzimat ve Meşrutiyet Batı’nın etkisiyle şekillenmiş hareketlerdir; Cumhuriyet ise Anadolu’nun içinden doğmuştur. O’nun ifadesine göre “Genç Osmanlılar ve Jön Türkler” Avrupa’ya giderek devrim yapmaya kalkmışlardır. Gazi ise Samsun’a çıkmıştır.

Dolayısıyla; Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet aynı çizginin durakları değildir. Cumhuriyet bir zihniyet devrimidir. İmparatorluğun tebaasından ulusun yurttaşına geçiştir. Ümmetten millete, biatten hukuka geçiştir Ve Medeni Kanun bu geçişin tapu senedidir.

Gelelim, “İstanbul Sözleşmesi” ile tartışılan kadın meselesine… Bugün hâlâ eşitlik tartışması yapıyorsak, bu biraz da yüz yıl önce atılan adımın ne kadar ileri ve doğru olduğunu gösterir. Çünkü Cumhuriyet, kadını “aile içinde bir unsur” olmaktan çıkarıp hukukun öznesi yaptı. Bu o günlerin dünyasında oldukça radikal bir dönüşümdür. Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınların seçme hakkı dahi tartışma konusuyken Türkiye, medeni hukukta eşitliği norm haline getirmiştir.

Demek ki mesele “Batı ne yaptı?” değil. Mesele, “Biz neyi kendi irademizle yaptık?” sorusudur. Cumhuriyet’in cesareti de buradadır; kendi toplumunu çağın hukukuna taşımak. Bugün modern bir devlet olma iddiasını sürdürebiliyorsak, bunun arkasında laik hukuk düzeni vardır. Hukukun kaynağını insan aklına ve toplumsal ihtiyaca dayandırma iradesi vardır.