Makam boşaldığında sandık kurulmalı!

Yıllardır sorgularım; “Neden; boşalan belediye başkanlıklarının yerine, belediye meclislerinden başkan seçilir de yeniden başkanlık seçimine gidilmez” diye… Zira; Belediye Başkanlığı seçimi “tek dereceli” bir seçimdir.

1961 Anayasası sonrası dönemi hatırlayalım. Yerel yönetimlerde başkanlık koltuğu boşaldığında, çözüm basitti… Sandık yeniden milletin önüne konurdu. Çünkü başkanlık, doğrudan halkın iradesiyle verilen bir görevdir. “Benim başkanım bu” diyen yurttaşın sözü, meclis aritmetiğine indirgenemezdi. Meclis üyeleri ayrı bir yetkiyle, başkan ayrı bir yetkiyle donatılırdı. Bu, seçim hukukunun ruhuna da siyasetin ahlakına da daha uygundu.

Sonra ne oldu?

1992’deki DYP-SHP hükümeti döneminde “Seçim yorgunluğu” gibi kulağa hoş gelen ama içi boş bir gerekçeyle sistem değiştirildi. “Merkezi iktidarın görevden alması ya da değişik gerekçelerle” Başkanlık makamı boşaldığında, halk devre dışı bırakıldı; karar, belediye meclisinin kapalı devre mekanizmasına havale edildi. Böylece “tek dereceli” seçim mantığından “çift dereceli” bir dolambaçlı yapıya geçildi. Dolayısıyla, burada “seçim hukuku bakımından” bir hak ihlali olduğu kanısındayım!

İşte kırılma tam da burada yaşandı. Çünkü bu düzenleme yalnızca teknik bir değişiklik değildi; siyasetin karakterini dönüştüren bir müdahaleydi. Başkanlık koltuğu artık doğrudan halkın emaneti olmaktan çıktı, parti içi dengelerin ve kulislerin bir enstrümanına dönüştü. Ve daha vahimi: Parti değiştirme dediğimiz o meşhur “siyasi akrobatik hareketler” için zemin hazırlandı.

Bugün bir belediye başkanının partisinden istifa etmesi ya da saf değiştirmesi, çoğu zaman seçmenin iradesini yok sayan bir sonuç doğuruyor. Çünkü o koltuk, seçmenin verdiği yetkiyle değil; meclis içi matematikle korunabiliyor. Bu da siyasette ahlak tartışmalarını derinleştiriyor. Milletvekilliği için de aynı şeyi söyleyebiliriz…

O halde net söyleyelim; Egemenlik gerçekten milletin ise milletin verdiği yetkiyi geri alma hakkına saygı duyulmalı !

Çözüm aslında zor değil, sadece cesaret istiyor. Belediye başkanlığı makamı boşaldığında sandık yeniden kurulmalı. Aynı şekilde, seçildiği partiden istifa eden bir başkan için de halkın hakemliğine başvurulmalı. Milletvekilliğinde de benzer bir ilke işletilmeli. Seçmen iradesini “bypas” eden her ara formül, demokrasiyi zayıflatır. “Seçim yorgunluğu” söylemi ise bana kalırsa modern zamanların en zarif bahanesidir.

Halk yorulmaz; halk dışlanırsa küser. Sandık sık kurulursa demokrasi zarar görmez; aksine, kaslarını güçlendirir. Katılım arttıkça meşruiyet derinleşir, meşruiyet derinleştikçe siyaset ciddileşir.

Komşu Yunanistan’a bakın… 1990’larda 20 ay içinde üç genel seçim yaptı. Kaos mu oldu? Hayır. Sistem kendi dengesini buldu. Çünkü sandık, kriz anlarında bir kaçış değil; bir çıkıştır. Türkiye neden aynı özgüveni gösteremesin? Bu ülkenin seçmeni, iradesine sahip çıkmayı gayet iyi bilir. Yeter ki ona güvenilsin.

Sonuç olarak seçimden korkan siyaset, aynaya bakmaktan korkan insan gibidir. O aynada görülecek şeyden kaçtıkça, gerçek daha da çirkinleşir. Oysa demokrasi, tam da o aynaya bakabilme cesaretidir. Sandık, sadece bir araç değil; bir ahlak meselesidir. Ve ahlak, çift dereceli değil, tek derecelidir.