Küfürün sosyolojisi !

Görünen o ki; toplum gerildikçe siyasetin dili de kabalaşıyor. Nezaket, sadece “karnı toklar”ın argümanı olmuş. Aç insanlar ise doğrudan bağırıyor… Biri çaresizlikten, diğeri, hesap cetvelinden… Siyasetçi ise ikircikli davranıyor. Bağırıyormuş gibi yapıp durumu ölçüp biçiyor, tartıyor ve “o gürültünün” nereye düşeceğini hesaplıyor.

Kürsüde sert ifadeler kullanan bir siyasetçiye dikkat edin… Acaba; gerçekten bireysel öfkesini mi dillendiriyor yoksa, toplumdan gelen “tepkisel anket sonuçları”na göre pozisyon mu alıyor? Çoğu zaman ikincisi…

Şu bir gerçek ki küfür; bu topraklarda hiçbir zaman sadece “argo” olmadı. Daha çok duygusal patlamanın bir “kitlesel mobilizasyon aracı” görüntüsü verdi. Siyasetçi de o öfkeyi, adeta kiralayıp “Buyurun, hep birlikte öfkelenelim. Ama yönünü ben belirleyeyim” dedi. Bunu yaparken de zaman zaman amacını aşan “toplumsal ahlak” ile çelişen olmadık sözcükler dökülebildi ağzından… Dökmeye de devam ediyor.

Oysa asıl küfür, sadece ağızdan çıkan o “hakaretamiz” sözcükler değil.

Bana göre;

Hukuku eğip bükmek de küfürdür.

Gençlerin umudunu çalmak ta küfürdür.

Yoksulluğu kader diye satmak ta küfürdür.

Halkı aptal yerine koymak ise ağır çekim bir küfürdür.

Ama bunlara bakılmaz. Çünkü bunlar kravatlı “küfürler”dir. Kibar, steril ve protokole uygun...

Bu bağlamda, mikrofonda argo bir kelime duyunca “Aaa üslup!” diye eleştiri getirenler; bütçede gelecek kuşaklara edilen haksızlığı neden görmek istemez? Demek ki bizim sorunumuz kelime değil, vicdani sesin volüm düşüklüğüdür.

Artık insanlar “dürüst öfke” arıyor. Sahte nezaketten bıkmış durumdalar. Yıllarca cilalı cümlelerle aldatılan kitle, şimdi en azından içten bir kızgınlık görmek istiyor. Ama burada ince bir tuzak var; samimiyet ve hoyratlık. Ve buradaki mesele halk gibi konuşmak değil; halk için konuşmaktır. İlki taklit, ikincisi ise sorumluluktur.

Sonuç?

Memlekette öfkenin ifadesindeki küfür artmadı. Sadece adres değiştirdi. Eskiden aşağıdan yukarı çıkıyordu. Şimdi yukarıdan aşağı iniyor.